Edebiyat

Yazmak Yaşamak Kadar Çetin Bir Sevda

  • 2 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Yazmak Yaşamak Kadar Çetin Bir Sevda

Oysa yazmak, yaşamak kadar çetin ve derin bir sevda olmalı…

Ateşin kapısını edepli bir boyun büküşle çalmak; “Ben” demeden önce, “ben”i geride bırakarak… Ama yıkmadan idrak duvarını, ben’in farkında olarak…

Hakikati yazan cümlelerin kum gibi dağıtıldığı bir zamanda yazmak, yanmakla eş değer. Oysa yazıdır insana nefes aldıran. Huzura gark eden, yürekleri nakış nakış işleyen.

“Nûn, Kaleme ve yazdıklarına andolsun.” (Kalem /1)

Yazmayı ilk Rabbimiz öğretti. Cebrail Aleyhisselam, ile  tüm Kainât “İkra” yı duydu. Yaradandan, Kul olmanın vazifesini okudu.

Kalemin özü topraktır; İnsanın özü toprak olduğu gibi. Toprakla can bulur hayat. Yazı da kalemle can bulur. Kalem dile gelince, insanoğlu gaflet gömleğini üzerinden sıyırır,  kurtulur.

Niçin yazmalı insan?

Yazmazsa ne yapmalı? Ruhumuzdaki yükü hangi limana boşaltmalı? Düşünceler değil midir satırlara aksedilen resim? Kalem değil midir en güzel ressam? Değil mi ki her ressam düşüncelerini kalemle çizer… Evet, yazmalı insan!

Duyguları ifade etmek, edebilmek. Ademoğluna verilen  en güzel nimet, haslet. Yağmurlardan sonra topraktan yükselen buhuru koklayıp içimize çekmek için, taşın sertliğini hissetmek,  güneşin ne kadar yakıcı, göğün ne kadar mavi, geceleyin de yıldızların ne denli parlak olduğunu fark etmek için yazar insan. Bir çocuğun gözlerindeki taze coşkuyu görmek için belki de. Yani yaşadığımızı fark etmek için yazarız.

“Kaba ne dolarsa kaptan o sızarmış” demiş  Mevlana. Gönül kabımıza kocaman cümleler biriktiririz göğün kalbinden, sağanak yağan yağmurdan, serin bir gündoğumundan. Bir bahar sabahı çimenlerin üstündeki sabah çiğinden, velhasıl içimize doğru yürüdüğümüz upuzun yolculukta sadağımıza topladıklarımınızın kalemle can bulmasıdır yazmak.

Yazmak, muhataplarına sitemli, edalı, sorumlu, sorunlu, kırılgan birkaç cümle sunarken kendini en ince yerinden kırıvermek aslında… Utandırmaktan çok utanmak. Yöneltilene küçücük bir iğne ucu olan kalemi, yüreğine hançer kılmak.  Yazmak, yazdıkça başkalaşmak…

Yazmak, kendi iç dünyamızı monologtan diyaloga geçme safhası. Kimi zaman gönülden gönüle küçük, küçük köprüler halinde, kimi zamansa dünyanın diğer tarafına koca bir köprü halinde….

Yazmak sükutun sesi,  kelimelerin silinmeyen izidir.

Yüreğini bir cümlenin endamıyla buluşturabilmek uğruna, kurşun kalemi saatlerce seyre dalanların yorgunluğunu ne bilsin kelamı “sanat” adı altında lahzaların tuşlarına sıkıştırıverenler! Kırgın bir mum ışığında sabırla, aşkla bir kerecik yürümeyenler?

Nereden bilinsin niteliğin sancılı bir geceden sabaha ulaştırdığı? Nereden bilinsin cümlelerin, bir mahcubiyetin izlerini taşıdığı? Nereden bilinsin bir yakarışa büründüğünü cümlelerin, cümlenin de anlamadığı? Böyle basit, böyle ağrısız, böyle sıradan mı olmalı?

Ademoğlu’nun da  kendi doğrularıyla tanımlandıramadığı; yetemediği, yetişemediği, zerreliğini idrak ettiği, dilin, kalemin ve ilmin yetersiz kaldığı anlar var… İşte yazmak idrak duvarlarını aşarak derin manayı bulmak; gönüllere uzanan ellere vararak gönüller yapmaya bir olmaktır.

Yazmalıydım. Yüreğimin ve kalemimin,  yazdıklarımın her paragrafına “Gelen baharlar yeni uyanışlara vesile olsun” duasını bıraktığını anlatmalıydım…

Etiketler
edebiyat Kalem yazmak Efendi Dergi okumak yazı yazmak yazmak yaşamak kadar çetin bir sevda reşha nurakboz

Yazar Hakkında

Nur Akboz

Belki de hiç anlatamayacağım öldüğümüzü. Adına 'yaşamak' denen bir serüvenin içinde baharı beklerken bile, Güze sevdalı bir ölümle yürüdüğümüzü..

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap