Yüz Yıllık Çıban Patladı
- Kemal Ağca
- 23 Ara 2017 - 10:18
- 4 dk okuma süresi
- -
- 0
İslam dünyası son birkaç gündür oldukça büyük bir sancı çekmekte. Bu sancı; uzun yıllardır bizlere ızdırap veren, uykularımızı kaçıran, geçmişimizi geleceğimizle bağladığımız, koparılmasını asla kabullenmeyeceğimiz bir uzvumuzda büyüyen bir çıbanın sancısıdır. Çok uzun bir süredir ümmetin neredeyse çoğunluğunun sinir uçlarını tahrip ederek hissizleştiren, melekelerini körelten, adeta bir sarhoş gibi gezmesine neden olacak kadar bitkinlik veren bu çıban en nihayetinde şiddetle patlamış ve ölüyü bile diriltecek derecede bir acı ile ümmetin narkoz sarhoşluğundaki diğer azalarını dahi harekete geçirmiştir. Artık son raddesine gelip patlama cüretini göstermiş, etrafa dağılan irin, kan ve sair cerahat ile birlikte bu tarif edilemez şiddetteki acının kaynağı, yüz yıldır Kudüs’ümüze sinsi bir şekilde yerleşip yaraladığı dokumuzu iltihap ile dolduran İsrail çıbanıdır.
İsrail’den daha büyük bir sorunumuz var aslında. İsrail eğer bir çıbansa; bu çıbanı imkanı olduğu halde tedavi etmekten imtina eden tabipler, zayıflatmak için imkanı olduğu halde oralı olmayan eczacılar, hastayı kıvrandığı yerden alıp da himaye edemeyen hastahaneler olarak görebileceğimiz, adına liyakatleri olmadığı halde “İslam ülkeleri” dediğimiz kuru kalabalık, İsrail’den ve diğer kafir topluluklardan daha tehlikelidirler. “Mert düşman kalleş dosttan yeğdir!” düsturuna göre bakarsak eğer; gerek İsrail’in, gerekse ABD’nin, hükümran olduğu mazlum coğrafyalarda gerçekten de bizlerden daha çok hak sahibi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Biliyorum! Kolayca başka tarafa çevrilecek, kınanacak, hatta ihanetle suçlanmama sebep bir cümle kurdum. İstenilen tarafa çekilsin, isteyen herkes kınasın, isteyenler afaroz etsinler, lakin bu cümlenin ihtiyacı sadece “doğru anlaşılmak” olacaktır. Eğer hak sahibi olduğumuza gerçekten ilk önce bizler inansaydık, o topraklar ne şeytanın çocuklarına, ne de onların kuklalarına yar olamazdı. Bizden alınmadı, biz verdik! Umursamazlığımızla verdik, iftirakımızla verdik, verdik…
Selahaddin Eyyubi, “Kudüs fetholunana kadar bana gülmek haramdır!” dediği için Kudüs’ü fethedebildi. Bunun içindir ki; milyarlarla ifade edilen Müslüman toplulukların tamamı bir tufan derecesinde gözyaşları akıtsalar, ah-u vah etseler, Filistin’de bir minik yüreğin yerden alıp attığı çakıl taşı kadar değeri yoktur, olmayacaktır, olamaz! İmkanı olanımız diplomatik gücüyle, imkanı olanımız ticari yaptırımlarla, imkanı olan kalemiyle, imkanı olan basın-yayın organları ile, imkanı olan duasıyla mücadeleye dahil olacağız. Lakin asla ve asla edebiyat parçalamayacağız! Artık onun dönemi bitti.
Edebiyat demişken; 2. Dünya Savaşı sonrası binlerce roman, binlerce sinema filmi, binlerce tv programı, binlerce haber ne için yapıldı biliyor musunuz? Sözde Yahudi soykırımı, Yahudi’lerin çektiği zorluklar, uğradığı haksızlıklar, mağduriyetleri ve haklılıklarını ispat için; bunlara yönelik kamuoyu oluşturmak, bütün dünyayı ikna etmek için! Bu küçümsenecek bir şey midir? Sadece biz Türkiye olarak kaç tane sinema filmi yapıp izlettik o kadar sloganını attığımız, geyiğini yaptığımız Kudüs ve Filistin için? Ben söyliyeyim: Hepiniz biliyorsunuzdur gerçi, 1 adet var o da Kurtlar Vadisi Filistin. Bunu yapım şirketini veya oluşumu övmek, öne çıkarmak için söylemiyorum. Aksine oturup ağlayalım diye söylüyorum. Zaten en iyi yaptığımız o. “Piyanist” adlı sinema filmini izleyip de yüreği “cızzz” etmeyen var mı? İzlemeyen varsa izlesin de ibret alsın. Var mı öyle yapım bizde?
Bir başka filmden bahsedeyim. Başrolünü Daniel Craig’in oynadığı “Direniş” isimli sinema filmi. Bu filmde de Yahudilerin mağduriyetleri ile birlikte mücadeleci, asil, hür bir ırk olduğu vurgulanmaktadır. Bir başka film ise yine “Piyanist” ile hemen hemen aynı döneme denk gelen “Hayat Güzeldir” adlı film. Peki bizim (ümmetin lideri konumunda olması gereken Türkiye insanının) o dönemlerde beyaz perdede en büyük yapımlarından birisi hangisi? Af buyrun, bir fahişenin başrolünü oynadığı “Duvara Karşı” adlı film…
Kudüs İçin Ne Yapmadık?
Sevgili ve saygıdeğer Nureddin Yıldız hocamızın çok yerinde bir tesbiti var, “Kafalar Yahudileştikten sonra işgale ne gerek var?” Filii bir işgalden bahsediyorum. Elbette gerek yok. “Kudüs için ne yaptık?” diye soracak olursak kendimize; dua ettik, ağladık, sızlandık, filan marka kolayı içmedik gibi şeyler sunacağız. Peki soruyorum, “Kudüs için ne yapmadık?”
Yapmadığımız şey; belli dönemlerde bıçak kemiğe dayandığında verdiğimiz tepkileri diğer zamanlarda sanki yokmuş, olmamış gibi davranmaktır. Suudi Amerika’nın En büyük ve en öncelikli kutsalımız olan kıblemiz, Kabe’miz, Mekke ve Medine’mize esir muamelesi yapmasını, bir ticaret malı gibi davranmasını kuzular gibi izlemektir. İstanbul’u bir ecnebi şehrine çevirdik. Sokaklar çan sesleri ile değil de ezan sesleri ile inliyor hamdolsun, lakin içimizi titretmiyor ve camilerimizi doldurmamıza yetmiyor olmasına tepki vermemektir. Bizim yaptığımız şey sadece, bütün bedenimiz çamur bataklığına batmışken, bir ip olsa da tutunup çıksak temennisinden başka bir şey değil. Ki bir ip olsa dahi kollarımız batağın içinde ne fayda… Birkaç iyi adam geliyor ve “Az gayret et, kolunu bir çıkar da biz de seni tutup çekelim.” çağrısında bulunuyor. Buna rağmen Müslüman ülkeler dediklerimiz, “Biz zaten batmışız, bırakın gidin artık çamur kazansın.” cevabını veriyorlar.
Kafasının içi vıcık vıcık çamurla dolmuş bir kuru kalabalığın bataktan çıkmayı düşünmesi kolay olur mu? İşte biz bundan böyle kafalardaki bataklıkları kurutma yoluna gideceğiz. Bu mesele ve diğer meselelerimiz artık belli zamanlara has, belli olaylar olduğunda hatırlanır olmayacak. Gerek şahsımız, gerekse dergimiz bu olayları, bu acıları, bu dertleri asla ve asla unutmayacak, hep gündemde tutacaktır.
Yüz yıllık çıban patladı. Önce pansuman, sonra gerekirse ameliyat. Bu iltihap kuruyana kadar, bu cerahat tamamen boşaltılıp temizlenene kadar İslam ümmetinin yek vücudu bu acıyla gece gündüz kıvranacak, inleyecek, uyanık kalacak!
Etiketler
Yazar Hakkında
Kemal Ağca
Mezar taşıma, "hep yazdı ama yazar olamadı..." yazın
Yorumlar