Yaraları Sarmak...
- Kadir Şahin
- 29 Kas 2020 - 15:12
- 14 dk okuma süresi
- -
- 5
Rahmi, işleri yolunda giden ama iç işleri rayına mukavemet gösteren tren hüviyetinde olan dünyanın yaşam hücrelerinden biriydi. Çok arkadaşı vardı ama dostu yoktu. Eğleniyor ama hiç mutlu olamıyordu. İçinde kocaman bir boşluk vardı. O bu boşluğa, “Hücrelerim belki maden arıyorlardır, belki içeride, derinlerde değerli bir şey vardır.” diyordu. Maalesef değerli hiçbir şey çıkmamıştı o boşluktan, bu zamana dek. En azından Rahmi böyle düşünüyordu. Yıllardır bir mana arayışı içerisinde olduğunun kendisi de farkındaydı. Zira, fark etmeksizin yaşamak ne mümkün derdi o. İnsan toprağı fark etmese, dalından koparılan bir çiçeğe toprağın gösterdiği merhameti, onu kucaklayışını fark etmese, çiçeğin geri dönüşünü, yeniden açtığını görmese, nasıl yaşasın öleceğini bile bile derdi hep. Hatta kendi kendine, içine yönelik mizahı da severdi o. Çok düşündüğü ve Sinoplu olduğu için kendisinin Diyojen’in torunu olabileceğini anlatırdı kendine. İçinden içinden gülerdi buna. Bu düşünmenin kendisine varlığının bir hediyesi olabileceğini de düşünmemiş değildi. Ne var ki o, ne varlığından tat almış ne de bir hediye sevinci yaşamış gibi hissediyordu kendini.
Rahmi bir akşam kabz halinin doruklarını seyreylerken, içinin yangınını dindirmek için demlediği çayını alıp balkonuna konuşlanmıştı. İlkin karşı apartmandaki komşusu, balkon müdavimi Refik abinin selamını almıştı. Keşke demişti, “Keşke şu binaların üstünden birbirlerine uzanan demirler çeksek. O demirlerin de orta yerinden apartmanlara paralel perdeler indirsek aşağı katlara kadar. Belki o perdeleri dağ resimleriyle boyarız, belki de ufku gözükmeyen deniz manzaralarıyla. Zira on metre arayla yerleştirilmiş bu apartmanlar hem umum efradın afakını beton zırhlı duvarlarla örüyor, ona gönlü hoş eden manzarayı vermiyor hem de sağlık ve kul hakkı mevzularından insanı kötü etkiliyor.” diye yeniden içine içine düşünüyordu. Bunları düşünürken çayının bittiğini fark etti. Bardağın çaya hasretlik çekmemesi için hemencecik çayını tazeleyip balkona geri döndü. Bu aralar Aytmatov’un Beyaz Gemi kitabını okuyordu. İnsanların maral anaya ettikleri nankörlüğü, çocuğun içinde ukde kalan şeyleri düşünüyordu. Tam kitaba geri dönecekken az buz görebildiği gökte bir yıldızın daha önce hiç parlamadığı kadar güzel parladığını fark etti. Merhaba yıldız bey veya hanım nasılsınız dedi gülerek. Sonra yıldız göz kırptı. Nasıl, oralardan çok küçük, hiç yokmuşum gibi mi görünüyorum dedi. Bu kez göz kırpmadı yıldız. O gece yıldıza içini döktü Rahmi ne var ne yok anlattı. Fevkalade rahatlamıştı. Ardından aklına bir fikir konuverdi. Kendisine yol gösterecek ne bir mürşit ne de bir eş bulamamıştı. Zira eşlerin birbirine göz aydınlığı, yani şu karanlık dünyada birbirlerinin yoluna ışık olan, karanlıkta yürümeye çalışanın yolunu kaybedecekken o ışığı yakıp, doğru yola gidebilmeyi sağlayan, ilerlemeye imkân, yol açan insanlar olduğunu düşünmüştü hep. Belki de onun kaderi arkadaşlarının ona seslendiği, eski kafalı demeleri gibi eskilerin kaderi gibiydi. O yolunu belki de bu yıldız sayesinde bulacaktı. Bu delice fikir Rahmi’yi tamamen etkisi altına almıştı. Sabaha kadar bu fikirle yatakta bir oraya bir buraya dönüp uyuyamamıştı. Hatta bir ara ilkokulda öğrendiği elini göğe kaldırıp, yıldızın altına denk gelecek şekilde onay işaretine benzer bir şekil verip yıldızın hangi yıldız olduğunu tespit etmeyi bile düşündü. Ama daha hatırladığı şeyin bile doğru olup olmadığını bilmediğinden bundan vazgeçti. Evinin yönünü bildiğinden, yıldızın doğuda kaldığını tespit edebildi yattığı yerden. Artık kararını vermişti. Doğuya gidecek, yolunu orada çizecekti.
Ertesi gün iş yerine gittiğinde patronundan yani babasından kendisine bir ay izin vermesini istedi. Sebep olarak da “Bildiğin gibi baba, biraz kafamı toparlamak istiyorum, çok dağınığım deyiverdi.” Babası zaten yıllardır bir toparlanamadı gitti diye bahsediyordu oğlu hakkında. Hata olmasın, hiç de öyle düşündüğünüz gibi serkeş biri değildi Rahmi. Aksine onun iç hezeyanlarını bilmeyenler, ah keşke şu Rahmi benim oğlum olsun diye çok dua etmişlerdi. Rahmi’nin meselesi içseldi. Onun meselesi deruniydi. Babası, "Tamam da oğlum ya bunca iş?" deyince diğer çalışan Ahmet lafa girdi; “Emrullah abi malum küçük yerde çalışıyoruz, istemeden de olsa her şeyi duydum. Abi eğer idareten bir işçiye ihtiyacın varsa benim oğlan da bir iki aylık bir iş arıyor. İnşallah çok yakında kendi işine başlayacak ama adamlar iki ay bir bekle, hemen alacağız seni demişler. Yalnız belimizi büken bir borç var, bu iki ayda ödemesini bitirmem gerekiyor. Malum çocuk da teknik lise mezunu, bilir böyle işleri, eli yatkındır. İstersen gelsin Rahmi dönene kadar çalışsın” dedi. Rahmi’nin babası, “Vardır bunda da bir hayır..." diyerek Ahmet’in teklifini kabul etti Rahmi’ye de izin verdi. Rahmi daha işin başında bir insana yardımcı oldum, demek ki doğru yoldayım diye sevinmeden edemedi. Dün gece çok düşünmüştü, doğuya gidecekti ama nasıl? Sonra aklına liseden arkadaşı, burada yatılı okuyan Mardinli Selim geldi. Selim iyi çocuktu. İstanbul’a gelme hikayesi ise bambaşka… Köylerine atanan öğretmenleri, okula ilk geldiği gün, “Hadi çocuklar, tanıyayım sizi. Doldurun bakalım şu öğrenci tanıma formlarını.” deyip formları ellerine verince, Selim listeye bir süre baktıktan sonra soluğu öğretmenin yanında almış. “Hocam, siz kendinizi tanıtın kardeşlerinizi de tanıtın demişsiniz ama burada onun için yer yok.” demiş. Hoca da çocuğun okuma yazması çok iyi değil galiba diye düşünerek “Bak evladım, burada on adet boşluk var, buralara kardeşlerinin adını yazacaksın." derken Selim araya girerek “İşte hocam sıkıntı orada benim yirmi üç kardeşim var.” deyivermiş. O günden sonra öğretmeni köyün en kalabalık ailesine üye olan Selim’in peşini bırakmamış. Selim liseye geçecekken onun burada çok fazla bir meslek edinemeyeceğini düşünüp onu İstanbul’a göndermeyi teklif etmiş babasına. Tabi ne mümkün, babada öyle bir para da yok, çocuğu yurtlara teslim edebilecek güven de. Öğretmenin bin bir türlü yol aramasından sonra Selimi imam hatibe göndermeye ikna olmuş babası. Tabi yurt işlerini, maddi mevzuları da öğretmen halledivermiş. İşte Selimle Rahminin tanışıklığı böylece mümkün olmuştu. Konumuza devam edersek, Rahmi'nin “Beni misafir eder misin?” sorusuna Selim'in "başım gözüm üstüne" cevabından sonra Rahmi ertesi güne Mardin’e otobüs biletini hemencecik aldı. Sonrasında fark etti ki yıllardır bu derece heyecanlanmamıştı. Yumruklarını sıkmış, havaya zıplamaya hazır bir halde bekler halde yine kendine gülüyordu.
Rahmi ilk kez bu kadar doğuya gidecekti ve kafasında bir sürü soru vardı. Nasıl bir yerdi, gidip ne yapacaktı, ya bu gidiş boşa bir gidiş olursa daha da yıkılmaz mıydı? Bunları düşüne düşüne otobüse bindi Rahmi. Yıldızına güveniyordu, inşallah her şey güzel olacaktı. Otobüste yan koltuğunda genç bir adam oturuyordu. Muhabbet, Rahminin “Merhaba kardeşim, tanışmak sünnettir” deyip lafa girmesiyle başladı. Gencin adının Ali olduğunu öğrendi. Ali Mardin Kızıltepe’nin köylerinden birindeki ailesinin yanına gidiyormuş. Rahmi Ali’deki endişeli hali görünce ona bu durumu sormadan edemedi. Meğer Ali’nin babası öfkeyle, eşine onu boşadığını söylemiş. Hem de üç defa. Kadıncağız da “Sen beni boşadın, ben artık o eve girmem!” deyince babası bir çare bulamayıp oğlunu, Ali’yi arayıvermiş. Ali ise şimdi köyüne gidip bu durumu çözmeye çalışacakmış. Ali’nin asıl sıkıldığı şeyi, komşularının hülle tavsiyesini duymasıymış. Ali Rahmi’ye; “Abi ben annemi alıp yanıma getiririm, babam da dilini tutamamanın cezasını çeker ama asla böyle bir şey olamaz” diye gözleri dolu dert yanmaya devam etmişti tüm gece. Rahmi ise imam hatip okumanın verdiği güzellikle Ali’yi oracıkta teskin etti. "Merak etme hiç kimse üzülmeden bu meseleyi çözeceğiz." diye Ali’yi yatıştırdı. İlk mola yerinde Selimi arayıp ona bu durumu anlattı. Tabi Selim’in de İslam Hukuku dalında doktora yapması bu konuyu iyice çözülebilir hale getirmişti. Mardin’e geldiklerinde Rahmi, Ali ve Selim otogarda buluşup Kızıltepe’de bir güzel ciğer yiyip özlem giderdiler. Rahmi sıcak havadan ziyade ciğerin tadı ve sunumuna şaşırmıştı. Açık lavaş üstünde servis edilmişti ciğer. Oturdukları masada ise bir sepet içinde soğan, domates, maydanoz ve biber vardı, önlerinde kesme tahtaları ve bir bıçak. Meğer lavaşının içini sen kendin hazırlıyormuşsun. Ciğeri normalde sevmeyen Rahmi bu tada vurulmuştu. Bu ciğere şiir yazılması gerekliliğinden bahsetti yemek boyunca. Ardından klasik sen ödersin ben öderim muhabbetinden sonra Ali’nin köyüne doğru, Selim'in arabasıyla yola çıktılar. Selim Aliye çok rahat olması gerektiğini, bu mevzunun kolayca çözülebileceğini söyledi. Ali biraz olsun rahatlamıştı artık. Köye vardıklarında üçü birden Ali’nin babasının evine girdiler. Rahmi ilkin buradaki merhaba seremonisine şaşırmıştı. Zira on kez merhaba demek zorunda kalmıştı. Selim Rahminin çok şaşırdığını görünce, burada bir kez demekten ziyade herkese merhaba demenin bir çeşit adet olduğunu ona anlattı. Ardından Ali küçük bir konuşma yaptıktan sonra teyzesinden annesini alıp geldi. Herkes hazır olunca Selim konuşmaya başladı; “Bakın siz aslında boşanmış değilsiniz. Her ne kadar Hz. Ömer kendi zamanın da erkeklerin suiistimalinden dolayı bir defada, üç talakla boşamayı esas kabul etmişse de sahabe bu hükme susmuş olduğundan, icmanın geçerli olması için de sahabenin kavli olarak kararını belirtmesi gerektiğinden ve söylem olmadığı için cumhur ulema bu kuralın her daim geçerli olamayacağını, Efendimiz zamanındaki gibi bu üç talakın, üç dönemde yapılması gerektiğini söylemişlerdir. Yani anlayacağınız bey abimiz öfkeye kapılıp bir defada üç talak hakkını kullandığı için bu dinen bu sadece bir talaktır. Kısacası siz şu an boşanmış değilsiniz. Tekrar birbirinize dönmekte bir sorun yok anlayacağınız. Zaten o hülle denen şey de haram. Kadın kocasına dönmek için başka bir adamın koynuna girecek sonra hemen ondan ayrılacak da kocasına geri dönecek. Böyle bir şey Efendimiz tarafından lanetlenmiştir. Bu iş için tutulan erkek kiralık koç diye adlandırılmıştır. O geri dönme hususu aslında bambaşka bir şey. Eşler ayrılacak, sonra kader o ki kadın başka bir evlilik yapmış olacak ve onda da sıkıntı yaşamış ve boşanmış olacak. Ki bu evlilik on yıl bile olabilir o şekilde düşünün. İşte, eski kocası baktı ki eski eşi yine boşanmış, tam o zaman gidip yenden evlenmek isteyebilir o kadınla. Yani kadere bırakılması gereken bir mevzu bu. İnsan eliyle olacak şey değil.” O gün bu konuşmadan sonra Ali de ailesi de mutluluktan havaya uçmuşlardı. "İnsan kaybetmemesi gerekenleri kaybettiği zaman anladığı için kendini kaybetmeden bir kaybedilmemesi gerekenler listesi yapmak lazım." diye ekleyince Rahmi, Ali boynuna sarılıverdi Rahmi’nin ve ekledi “Senle karşılaşmamış olsaydık, biz kendimizi bir şey biliyoruz yanılgımızla ne yanlış işler yapacaktık abi sağ ol iyi ki karşıma çıkmışsın.” deyiverdi. Daha sonra öğrendiler ki Ali’nin babası bu işin böyle olabileceğini on yıldır eşiyle ayrı yaşayan amca oğlundan öğrenmişti. Adam berdel nikahı ile evlenip karşı tarafın nikahı bozunca mecbur kendisi de nikahı bozmuştu. Örf böyleymiş zira(!) ardından bunu yaptığına çok pişman olmuş ama bir türlü hülle işine girmek istemediğinden geri dönememiş eşine. Aynı o adam da tek defada boşamış eşini. Selim bunu duyunca ah şu bilmeden bildim sandım demek yok mu deyip hem üzüldü hem de yıllar sonra bir mutluluğa sebep olabilecekleri için sevindi, gözleri güldü. O akşam Ali’nin babası misafirlerinin şerefine ziyafet verdi. Bir koyun kurban edildi şükretmek amacıyla. Ali’nin ısrarlarına dayanamayan Rahmi ve Selim o gece orada kalmayı kabul ettiler. Rahmi burada dışarıda nasıl yatıldığını öğrenecekti bugün. Bahçede dört ayak üstünde yerden yukarıda demirlerle yapılmış bir platformun üstüne serdiler yatakları. Rahmi o gece yıldızının göz kırpmasıyla uykuya daldı. Çok mutluydu…
Ertesi gün vedalaşıp oradan çıktılar. Selim Rahmi’ye az ileride olan nişanlısının görev yaptığı okula gitmeyi teklif etti. Buradaki çocukların ne şartlar altında okuduklarını görmelisin dedi. Ardından adı Aydoğdu olan bir köye gittiler. Köy, sarı toprakla yeşil mısırın bir uyum sağladığı uçsuz bucaksız tarım arazilerinin ortasında briketten yapılmış birkaç haneden olun bir yerdi. Okula öğle arasına denk gelecek şekilde gitmişlerdi. Öğretmenlerle ayak üstü tanıştıktan sonra bahçeye öğrencilerin arasına indiler. Rahmi ortaokul çocuklarının gömleklerinin kirliliklerine şaşırdı. Selim’in nişanlısı Ayten’e, "Hocam burada bir su sıkıntısı yahut başka bir sıkıntı mı var? Özellikle erkek çocuklarının gömlekleri neden kapkara?" diye soruverdi. Ayten hoca da onları az ötedeki, yolun karşısında kalan mısır tarlasına götürdü ve tarladan çıkan iki çocuğu gösterdi. Çocukların burada sadece okumadıklarını ayrıca onların birer tarla işçisi olduğunu, okul döneminde okula gelmeden evvel tarlaya gidip boylarının iki üç katı su borularını tarlayı sulamak için döşediklerini, okul sezonu hatta okul bitmeden önceki son iki haftadan itibaren de bu çocuklarım mevsimlik işçilik için İç Anadolu’ya gittiklerini anlattı Selim ve Rahmi’ye. Rahmi bunları daha önce hiç bilmediğini fark etti ve içten içe hayıflandı. Selimle o kadar dostluğu vardı ama hiç buraları konuşmadıklarını fark etti. Rahmi birden hadi gidelim dedi Selime. O, daha yeni geldik, dur dese de Rahmi inat edip, “Ya hu yine geleceğiz söz.” deyip, Selim’i ikna etti. Mardin merkeze doğru yola koyuldular. Rahmi niyetini yolda belli etti Selime. Ben bu çocukların bu durumunu görmüşken, böyle elim boş dolaşmak istemedim onların arasında deyiverdi. Niyeti Mardin’den o çocuklara hediyeler alıp okula geri dönmekti. O akşam eski Mardin’i gezdiler Selimle, Deyrulzafaran Manastırına ve birçok yere gittiler. Rahmi buralara hayran kalmıştı. Batıdan anlatılan şeylerle buranın alakası olmadığını fark etmişti. Bilmediği şeyler hakkında ne kadar da yanlış bilgilendirildiğini bilmişti. Ve bilmek farkına varmak onu mutlu ediyordu.
Ertesi gün yine bir damda kahvaltı yaptıktan sonra kızıltepe’ye geçip çocuklar için oyuncaklar alıp yola koyuldular. Yoldayken babası aradı Rahmi’yi Ahmet’in oğlunun işinin olduğunu ve çocuğun acilen o işe başlaması gerektiğini söyledi. Bunun Türkçesi babası, hemen dön diyordu Rahmi’ye. Rahmi normalde üzülürdü ama tamam dedi içi rahat bir şekilde. Tamam yarın dönüyorum inşallah baba…
Bu karar Selimi de şaşırtmıştı ama yapabilecek çok bir şey yoktu. Nitekim Emrullah abinin de insanlara verilmiş sözleri var deyip Rahmi’nin içini rahatlamak istedi Selim. Ne var ki Rahmi zaten mutlu görünüyordu. Şimdi ikisi de rahatlamışlardı. Köye vardıklarında çocuklar onları aldıkları haberle kapıda bekliyorlardı. O gün onlarca çocuğa hediye dağıttı Rahmi. Çocuklarının öğle yemeğine misafir oldu. Bir çocuğun kara bir poşette getirdiği bir lavaş ve sadece bir bibere şahit oldu. O çocuğun davetine icabet etti lavaşından bölüp yedi. O çocuğun abisi ile tanıştı sonra. Meğer okul birincisi oymuş. Hayalinde ise İstanbul’da okumak varmış. Rahmi bunudyunca "Eee ne güzel işte." demesiyle çocuğun yüzünün düşmesi bir oldu. Selim karıştı o an mevzuya, benim durumumun bir tık ötesi dedi. Babası çocuğu asla bir tanıdık olmaksızın İstanbul’a göndermeyeceğini kaç kez söylemiş Ayten hocaya. Adama bin bir tane yol sunmuşlar ama yok. Adam dinlemiyormuş. Rahmi bunları duyunca işte dedi, belki aradığım amaç budur dedi ve Ayten hocaya düşüncesini açtı. Ayten hoca da bu fikri duyunca sevinçle okul birinci Murat’ın babasına telefon açtı. Tamam, misafirlik ayarlanmıştı. Okuldan sonra Muratlar'ın eve gidilecekti. Rahmi geniş ve uzun minderle kaplı eve girince sabah siyah torbasından yemek yiyen çocuğu karşısında buldu. Onlara su ikram etmeye gelmişti. Daha sonra Murat’ın babası girdi içeri ve "Özür dilerim, bizim yeğene ev yapıyoruz da hafta sonu düğünü var ona yetiştirmeye çalışıyoruz, ondan geç kaldım." deyiverdi. Selim Rahmi’nin şaşırdığını görünce, “Köy yerinde böyledir, bir haftada briketten yaparsın evi. Zaten alt yapı olmadığı için bir çukur da kazdın mı al sana her şey tamam.” diye olayı açıkladı. Rahmi çok uzatmadan Murat’ın mevzusuna giriş yaptı. Kendisinin kefil olduğunu, burs ayarlayacağını, sürekli Muratla görüşeceğini söyledi, söz verdi. Murat’ı ve babasını İstanbul’a davet etti belki bu sayede yerimi yurdumu görüp daha da güvenirsiniz dedi. Murat’ın babası bu sözleri duyunca gözleri doldu halde; “Hocam sanmayın ki ben Murat’ı okutmak istemiyorum. Ona da diğer çocuklarıma da canım feda. Yalnız korkuyorum, buradan İstanbul’a giden bir sürü çocuk oldu. Onlar hakkında neler neler duyduk. Her gün haberlerde görüyoruz oranın halini. Ben bu kurtlar sofrasına şimdi nasıl salayım körpe kuzumu siz söyleyin. Ama şimdi siz diyorsunuz ki ben varım, ben sahip çıkarım. Hem Ayten Hoca Hanım da size kefil, tamam ne diyelim o zaman.” diye kalkıp Rahmi’ye sarılıverdi. O akşam o ev de düğün evi gibi olmuştu. Değil bir hafta, bir saatte Murat’a yeni bir ev kurulmuştu. Rahmi o akşam hiç yapmayacağı bir şey yaptı ve ev sahibine sizin de bahçede yatma yeriniz var mı diye sordu. Ev sahibi “Vallahi ben de onu teklif edecektim.” demesiyle Rahmi o gece orada kalmaya karar verdi. Yatmaya gitmeden önce Murat’ın kardeşi Faruk geldi Rahmi’nin yanına. "Bir şey sorabilir miyim abi?" dedi ve “Abi beni de unutmazsın de mi? Bak söz veriyorum ben de abim gibi çalışkan olacağım. Ben de gayret edeceğim. Bana da kol kanat gerer misin? Ben de çok istiyorum İstanbul’a gelmeyi. Belki bir gün lunapark dedikleri yere bile giderim. Ben daha hiç bizim ilçeden başka yere gitmedim abi, he ne dersin?” diye sordu Rahmi’ye. Rahmi, "Benim size sahip çıkmam size değil bana iyilik, o yüzden bu iyiliği kendime yapacağım. Sen çalış didin eğer başarılı olursan sana söz veriyorum." dedi. Çocuk o gün hiç kurmadığı hayalleri kurarak yatağına gitmişti.
O gece Rahmi bilerek bahçede yatmak istemişti. Çünkü mutlu olabilmenin yolunu yıldızı sayesinde bulmuştu. Meğer mutlu olabilmenin tek ve gerçek yolu mutlu edebilmekmiş. İnsanın için toparlayan şey meğer sımsıcak bir tebessüme sebep olabilmekmiş diye düşündü. Sonra yıldızı bir kez daha göz kırptı. Rahmi huzurla uyudu.
Etiketler
Yazar Hakkında
Kadir Şahin
fani adamın biri
Yorumlar