Öykü

Yanık Islık

  • 6 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Yanık Islık

Asım sokak lambalarının zorlukla aydınlattığı yolda hızlı adımlarla yürüyordu. Yolun iki yanındaki çimenlerin üzerleri, gün boyu aralıksız yağan karla örtülmüştü. Bembeyaz soğuk bir kefen örtüsüydü. Beyaz kefenin üzerine ayaklarıyla bastı. Bir adım ve bir adım daha yürüyerek elektrik direğine yaklaştı. Elindeki kağıdı dikkatlice direğe bantladı. Kağıdın üzerinde küçük bir çocuk fotoğrafı vardı. Çocuk gülümsedi. Anne gülümsedi. Baba gülümsedi. Fotoğrafın sağından solundan kesmişti; gülümseyen anne ve babayı. Zaman o an gülümsetmişti. Zaman şu an saçlarından, gözlerinden, teninden, ellerinden, ayaklarından çekilmişti. Paltosunun rengi, gözlerinin rengi, hatta kanının rengi solgun, soluksuz, bitik, cansız bir ağaç gibiydi. Dallarına su yürümüyor, umutları tomurcuklanmıyordu. Umutlarını biri, birileri, her kimse o, uyandırsaydı artık. Deselerdi ki; biz fotoğraftaki sımsıcak gülümseyen küçük kızı gördük. Dikkatimizi çekmişti deselerdi.Yeşim rengi gözleri, gözlerinin güzelliği ve gözlerinde yeşeren yaşam ormanları…Yeşim rengi gözleri, ormanlar gibi ruhumuza can veriyordu deselerdi. Saniyeler, dakikalar ve donan zaman tekrar tekrar başlardı gözlerine akmaya.

Asım senelerdir kızını aramaktan vazgeçmemişti. Aramaktan vazgeçerse, kızını tamamıyla kaybedeceğini düşünüyordu. Sağlam durmalıyım, diyordu. Geceler boyu katlayan vakitlerle sabaha zor ulaşıyordu. Birbiri ardınca geçen seneler Asım’ı yorgun düşürmüştü.

Yabancısı olduğu bir yolun başında yürüyor gibiydi. Yürüyor yürüyor fakat bir türlü bitiremiyordu o yolu. Kör kuyuya benzeyen, karanlık, uzayan, dilsiz bir yoldu. Aslında söyleyeceği çok şey varken tam tersine susarmış gibi… Susmak belki de susamaktan geliyordu. Susuzluktan dilin damağın kuruyup heceleri dökemediğinde sustuğun gibi. Yıllardır bu kör kuyunun dibini gözlüyordu. Bir gün, diyordu. Gözleri açılacak, ışıldayacak, yeniden görecek ve seslenecek bana. Belki de seslenmeyecek bir fısıltı yetecek. Sonra bir ıslık çalacak…Yanık yanık yankılanacak kulaklarımda. Yanık ıslık olur mu demeyin, bu ıslık yanık! Acısından yanan bir kalbin yanık ıslığı…Fiiiyyuuuvvht!..Fiiiyyuuuvvht! Yolun sonunda yalvaran yemyeşil gözleriyle bakan,Yeşim onu bekliyor olacaktı. Gücünü inancından alıyordu. Sabah akşam Allah diyordu. “Biliyorum Allah’ım, bu bir imtihan. İsyan etmeden arayacağım evladımı. Kaderime yazılmış olanı göreceğim.” diye sessizce içine konuşuyordu.

Parkta kaybetmişlerdi kızlarını. Okuldan eve dönerken her zamanki gibi yollarının üzerindeki parka uğramış, kırmızı salıncakta sallanmış, belki de o mavi kaydıraktan kaymıştı. Koşarken ayağı tökezlemiş, düşüp dizini kanatmış da olabilirdi belki, kim bilir, belki…

Yıllar yıllar, uzun yıllar boyunca kızını bulacağı ümidini kaybetmeden gidip geldi. Artık zar zor yürüyordu parka, iyice yaşlanmıştı. Kızım da büyümüştür, dedi içinden. “Biliyorum Yeşim ölmedi, yaşıyor. Hissediyorum. O da bizi özlüyor.” Asım zihninde bu düşüncelerle yürüyerek parka geldi. Güneş bulutların arasından sıyrılmış, parkı ısıtmıştı.Yerlerdeki karlar yavaş yavaş erimiş, kirli kar çamuruna dönüşmüştü. Her pazar direklerdeki ilanları kontrol etme günüydü. Dalgın dalgın yürürken, yolun karşısından ona doğru yaklaşan polis memuru Hasan, gözlerinin içine ümitsiz bir ifadeyle bakarak baş hareketiyle selam verdi. Bilmem kaç defa amirim diye diz çöküp ağlamıştı önünde hüngür hüngür.

“Elimizden geleni yaptık, yok dayı! Bir gelişme olursa haber ederiz. Yok…Yok!”

Yok sözcükleri beyninde çarpıp dönen bumeranglar gibiydi. Kafasının içinde sürekli bir yok sözü yankılanıyordu. Ama yılmadı. Her türlü çareye başvurdu. Elinde bir tek, bu ilanlar kalmıştı. İşte yine parktaydı. Acaba dedi, yürüdüğüm yolların dili olsa ne derdi bana? Buruk buruk gülümsedi. İleride kaydırağın hemen yanında duran direğin üstündeki ilanın ucu yırtılmıştı. Rüzgarın etkisiyle çarpan kağıt iyice yırtılıyordu. Yırtık, Yeşim’in saçlarından gözlerine kadar inmişti. Islanıp ıslanıp kuruduğu için soluklaşmıştı mürekkebi. Yeşim de yaşlanmış gibiydi. Hoyrat bir rüzgar saçlarını, yeşeren gözlerini donuklaştırmıştı. Hazin bir öykünün ümitsiz yazgısıyım dercesine bakıyordu. Kağıda titreyen elleriyle yaklaştı. Rüzgardan buz kesmişti parmakları. Sevgiyle kağıda baktı. Bantlarını yerlerinden nazikçe söktü. İkiye katladı, tekrar ikiye katladı. Usulca paltosunun cebine iliştirdi.

Elleri paltosunun cebinde avuçlarında Yeşim’le arasında kalan tek bağa; kağıda dokunarak ağır aksak evin yolunu tuttu. Kapının zilini çaldığı zaman, Emel artık aynı soran gözlerle bakmıyordu. Kurtulmuştu kadıncağız. Bir gün, bir sabah kuşağı programını seyrederken televizyon karşısında tık diye gidivermişti. Koltukta uyuyup kaldığını düşünüp, üşümesin diye üzerini örtmüştü. Son günlerinde kızına bebekliğinde elleriyle ilmek ilmek ördüğü battaniyesini kullanmaya başlamıştı. Pembe renkte üzeri kırmızı çiçekli bir battaniyeydi. Acayip sözler etmeye başlamıştı. “Bak! Asım bana pembe ne çok yakışıyor” diyordu. Aklını bırakmıştı garibim. Aklı Yeşim’de kalmıştı. Kalan tek aklı değildi. Canı da kalmıştı. Yeşim kaybolduğundan beri yaşam ona ağır gelmeye başlamıştı. Sırtında kamburu çıkmış, iki büklüm olmuştu. “Kalbim!” diyordu, “Bu kalbim var ya atmıyor!” Bazen nabzını sayıyor, nabzını bulamıyor. O zaman da telaşlanıp, “Bak Asım! Nabzım atmıyor, ben ölüyorum” diyordu. Yeşimle birlikte kendisi de kaybolmuştu. Ruhu teninden çekilmiş, rengi soluklaşmış, gözlerindeki o yaşam ışığı kaybolmuştu. “Güneşim battı, dünyam karardı” diyordu. Karanlıklarda kalmıştı. Gözleri görüyordu oysa kalbi ışıksız kalmıştı.

Biricik aşkıydı Emel. Onunla gençlik yıllarında tanışmış, aşkından deli divâne olmuştu. Hem de ne aşktı! Kendisini unutmuştu. Sadece Emel olmuştu. Kalbi sadece Emel için atıyor, sadece Emel için yaşıyordu. Fakat adını koyamadığı bir duygu yaşardı derinliklerinde. Akşam olup hava karardığı zaman, bir kenara çekilir, sessizce oturur, kendi derinliklerine doğru yolculuklar düzenlerdi. Uzun uzun bakardı daha önce göremediği, bilemediği uçsuz bucaksız yollara. Bir ucundan tutabilse, yürüse oralarda ruhuyla… Yürüse… Yürüse mesafelerce, hissediyordu, aradığı neyse onu bulacaktı. Aradığı yalnızca kendisi miydi?

Peki kalbi Emel’e duyduğu aşk ateşiyle için için yanarken ruhu yalnızlıktan neden üşürdü? Bir türlü bu sorunun cevabını bulamazdı. Sorular… Sorular… Aklının odalarını tıka basa dolduran, bitip tükenmek bilmeyen sorular. Bu sorulardan bir tanesinin ve kendince en önemlisinin cevabını bulmuştu. Ruhu yalnızlıktan üşüyordu. Ruhu kalplerin gerçek sevgilisini arıyordu. Ömür kitabının son sayfalarına çevirirken bu gerçeği idrak etmişti.

Uzayan yıllar boyu zihnindeki düşünceleriyle boğuştu durdu. Yeşim’in kaybolduğu günden sonra hayatını sorgulamaya başlamıştı. Bir içe dönüş yolculuğu yaşıyor, aklına birbiri ardınca sorular hücum ediyordu. Bu sorular nereden geliyordu aklına? Uyanmak istemiyordu. Ben böyle iyiyim, diyordu. Acılarına bir acı daha eklemek istemiyordu. Korkuyordu. Onları çözecek gücü var mıydı? Kim yardım edebilirdi böyle bir durumda? Yardıma ihtiyacı var mıydı? Kimdi? Daha ötesi, ötelerin ötesi var mıydı? Kimsesiz miydi?  Asıl aradığı kimdi? Hepsi için tek bir cevabı vardı. Onu da iman eden kalbi söylüyordu. Unutma, “Ey iman edenler, iman edin!” diyordu. İman ettiğimiz sözünü ispat etmemiz gerekiyordu. Sınavı imanıydı. Daha ötesi ise ahiret yurduydu.Yardıma ihtiyacı vardı. Nefsinin büyüklenme zannının tersine aciz yaratılmıştı. Kim olduğunu da biliyordu. “Ant olsun ki biz insanı en güzel biçimde (ahsen-i takvîm) yarattık”. Rabbi onu bedenen ve ruhen en güzel şekilde yaratmıştı. Yine en güzeli ve en mükemmeli yapabilecek kıvam ve kabiliyette yaratmıştı. Üstelik insan bütün esmâya mazhar ve yeryüzüne halife kılınmıştı. Kimsesiz hiç değildi. Kendini güçsüz hissediyor ve yalnız kalmaktan korkuyordu. Neden korktuysa, neyi çok sevdiyse Allah onunla imtihan etti. Yanlış inançlarından öyle temizledi ki; iman etmenin kâlu belâda verilen “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Sözüne uymak, ahde vefa olduğunun terbiyesine erdirildi. Yaşadığı her şey imtihandı.

Yeşim’in kısacık ömrünü sığdırdığı sonu bilinmeyen hikayesi; Emel’in ve Asım’ın evlat acısı, mürekkebi kuruyan kader sayfalarından birisiydi. Yaşam da bir ömür kitabıydı. Yaşanarak, yürüyerek hatta koşarak okunuyordu. Hikayenin kahramanları vardı. Bazı çatal yollar vardı aşılması gereken. Bazı yutkunulan haykırışlar, bazı kabullenişler ve sarf edilen yürek emekleri vardı. Ya isyan vardı ya da boyun eğiş. Verdiğin karar, yönelimin; senin, sadece senin seçimindi. İşte buydu hayat. Kelimelere döküldüğünde kolay gibi görünen, gerçekte kolay olmayan ama seçtiğin yolda yürürken kolaylaştırılan bir hayat.

Ankebut/2- İnsanlar imtihandan geçirilmeden, sadece “İman ettik” demeleriyle (kendi hallerine) bırakılıvereceklerini mi sandılar?

Bakara/155- Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. Sabredenleri müjdele!

Etiketler
Ayet İmtihan Sabır Evlat Bakara ıslık ankebut

Yazar Hakkında

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap