Ümmetin Kanayan Yarası SURİYE
- İsmail YILMAZ
- 26 Oca 2019 - 11:44
- 5 dk okuma süresi
- -
- 0
Gözlerim geçmişin girdabına dalıp gidiyor. Bazen sebepsizce dalıp gidiyorum ötelere, gerilere, yutkunamadığım anlardan yine birini yaşıyorum. Yüzüm avuçlarım arasında, ellerim uyuşmuş halde televizyondan gelen seslerle irkildim. Bir haber programında Suriye’de yaşanan bombardıman sonucunda şu kadar kişi öldü dedi. Oturduğum yerden kalkarak sessizce odama doğru yöneldim. Az önce içimde kopan fırtınaları, beni benden alıp geçmişin deryasına daldıran olayı muhabir kırk saniyede anlattı. Kırk birinci saniyeye dahi yer vermeden falanca sanatçıdan konuşmaya başladı. Yatağımda sessizce tavanı izlerken yine bir hayal girdabında kendimi buldum.
Bir insani yardım vakfı aracılığı arkadaşlarım ve değer verdiğimiz bir abimiz ile Suriye’ye kamplara yardım dağıtmaya gitmiştik. Vakıf görevlileri ile birlikte İdlip kırsalında bir kampa geldik. Yardımlarımızı ihtiyaç sahibi ailelere dağıtırken bir aile dikkatimizi çekti. Elinde bebek bezi ile bir adam bize gelerek bizim bebeğimiz yok, bu bezi ihtiyacı olan başka aileye verin, deyince arkadaşlarla göz göze geldik. Vakıf yetkililerine bu aileyi sorunca Duma’dan geldiklerini öğrendik. Çadırların arasında gezerken yetkili kişiden bulunduğumuz alandaki çadırlara Duma’dan gelen aileleri buralara yerleştirdiklerini duyunca az önceki adamı sordum. Aldığım cevap beni çok etkilemişti: “Savaş esnasında bazen saatlik veya günlük ateşkes ilan ediliyor. Silahlar sustuğunda yaralıları ve orada bulunan insanları çıkarmak için büyük gayret veriyoruz. Duma da bu savaş bölgelerinden birisi ve son zamanlarda büyük bir kuşatma altında tutuluyor. Bombardımanların ardı arkası kesilmiyor ve halkı memleketlerini bırakmak istemiyor, direniş gösteriyor.” dedi. “Bu aile gibi ancak birkaç aileyi zorla savaş bölgesinden çıkardık. Ölürüz de toprağımızı yurdumuzu terk etmeyiz diyorlar” deyince, internette izlediğim bir videoda Duma’da yer altında bir kızın Müslümanlara haykırışları kulaklarımda çınlamaya başladı. Bazen insanların yaşadığı olaylar karşıdaki insana hikaye gibi, masal gibi geliyor. İnternette izlerken etkisinden kurtulamadığım o olayı böylesine canlı canlı duymak, yaşamak, beni çok etkilemişti.
Yeni bir mülteci akını olma ihtimali yüksek olduğundan dolayı bazı noktalara çadır kent inşa edildiğini duyunca biz de arkadaşlarla o noktalara gidip çadır kurulumuna yardımda bulunmak istedik. İdlip kırsalında başka bir noktaya gitmek için araç beklerken vakıf görevlisi, savaş uçakları tarafından çadırların bulunduğu noktalara bombardıman düzenlendiğini ve oraya gitmemizin riskli olduğunu söyledi. Arkadaşlarla istişare ederek gitme noktasında ısrarcı olup yola koyulduk. Bölgeye giderken çevre yolu diye tabir edebileceğim bir yoldan giderken kent gözüme ilişti. Yıkılmış binalar, harap olmuş cami kubbeleri, medreseler, gülle büyüklüğünde evlerdeki delikler ve harabeye dönmüş koca bir şehir. Bir zamanlar içinde koşuşan çocukların, huzura çağıran müezzinlerin, hak ile batılı ayırt edin diye çırpınan alimlerin dolaştığı bu kent artık tam anlamıyla harabeye dönmüş, terk edilmiş bir haldeydi. Çadırların kurulacağı alana yaklaşınca binalar arasında yükselen dumanlar dikkatimizi çekti. Biz oraya gelmeden yarım saat önce bir savaş uçağı tarafından bomba atılmış. Araç harabe bir binanın önünde durdu. İçerisine girdiğimizde beyaz baretliler diye adlandırılan bir grup sağlıkçı ile karşılaştık. Bir bombardıman, bir olay olduğunda bizdeki 112 acil servis gibi bu ekip gidip yaralılara, hastalara müdahale ediyor, kurtarıyor. Binanın girişinde birçok ambulans bombalanmış, parçalanmış halde duruyordu. Rejim güçleri yollara mayın döşeyip ambulanslar geçerken patlatıyormuş. Böylece insanlara yardım gitmesine, yaralıların kurtulmasına engel oluyorlarmış.
Arkadaşlarla namaz kıldıktan sonra çadırlar için işe koyulduk. Çadırların yapılacağı alanın kenarında insani yardım vakfı tarafından bir inşaat yapılıyor. Bu inşaatta, çalışarak günlük kazançlarını sağlayan oranın halkından birkaç kişi vardı. Bir ara sirenler çalmaya başladı, arkadaşlarla göz göze gelip göğe doğru baktık hiçbir şey göremiyorduk. İnşaat kısmında çalışan insanların ellerlindeki işi bırakıp kaçtıklarını gördük. Bir kenarda tüm olup biteni izliyordum, ara ara göğe doğru bakıp savaş uçağı geliyor mu diye baktığım anda bir çocuk dikkatimi çekti. Ellerini dürbün gibi yapmış vaziyette, havaya doğru bakarak adeta gözcülük yapıyordu. Kendinden yaşça büyük birçok insan ölüm korkusu ile kaçarken o tam bir Müslüman duruşuyla adeta kendini öldürmek için gelen savaş uçaklarına meydan okuyordu. Bir an göz göze geldik. Gözlerinde ne bir tedirginlik ne de bir ürperti vardı. Sirenler susunca arkadaşlarla hızlıca çadır kurma işlerine koyulduk.
O gün akşam eve geldiğimde kendimi sorgulamaya başladım. Odama geçince duvarlar üstüme üstüme gelmeye başlamıştı sanki. Ben koskoca odada tek başıma yatarken, yanı başımda insanlar 16 metrelik çadırda; baba, anne, çocukları, dedeleri, neneleri ile birlikte, belki de daha kalabalık yaşıyorlar. Düşünsenize 16 metrelik bir çadırda ailenizle yaşıyorsunuz. Üzerinizi değiştirmek için o çadırdaki herkesten izin alıyorsunuz. Siz üzerinizi değiştirin diye her seferinde o kadar insan dışarıya çıkıp giriyor. Veyahut eşiniz üzerini değiştireceği zaman aynı şekilde herkesten izin alıyorsunuz. Ne bir mahreminiz ne bir özel hayatınız var. Tırnaklarınızı kesecek bir tırnak makasına dahi muhtaçsınız. Parmaklarınızı taş kenarlarına sürterek tırnaklarınızı küçültmeye çalışıyorsunuz. Çocuklarınız o bez parçasının içerisinde elma dahi nedir bilmeden büyüyorlar.
Yemek için annem seslendiğinde, bu güne kadar anneme ne kadar katı ve sert davrandığımı fark ettim. Eften püften sebeplerle ayaklarının altına cennet serilen o sultana ne kadar bencilce davrandığımı fark ettim. Oysa o çadırların içerisinde annesinden ayrı sayısız çocuk vardı. Anne sevgisinden şefkatinden mahrum halde, hayatın bu debdebesinde debelenir halde kalmışlar. Kendi yaşıtlarından birisi anne deyince gözleri dolu halde onları görünce kendi anneme ne kadar zulmettiğimin farkına vardım. Yemek için elime kaşığı alınca; dağın arka tarafında yemek saati kurulan bir aş evinde, çadırlar arasından kovalarla gelen çocukların yemek isterkenki sesleri kulaklarımda yankılandı, simaları kaşığın üzerinde göründü sanki.
Yatağımda tüm bu olup bitenleri düşünürken, bunca Müslüman’ın yaşadığı bir ülkede bu kadar kan ve gözyaşı neden var, bize düşen nedir diye düşünürken; bir dost meclisinde Suriye üzerine ve Müslüman ülkelerdeki olaylar üzerine konuşurken, kıymet verdiğim bir abimin sözleri aklıma geldi. Söz tam olarak şöyleydi: “Allah bazen insanların kalbinde kendisine dair bir korku, endişe muhabbet kalmadığı zamanlar, insanların kalbine tekrar kendi sevgisini, muhabbetini koymak için onları cezalandırır. Onları kendi içlerinde birbirlerine sevdalısı oldukları, muhabbet duydukları ile cezalandırır ve kalplere kendi sevgisini, muhabbetini koyar.” dedi… Şu an Suriye’de yaşanan da tam anlamıyla budur kardeşlerim. Zamanında Beşar’ın babasının yaptığı zulümlerden dolayı kalplerine Allah korkusunu değil de Beşar’ın korkusunu koyunca; Allah’ın rızasını istemeyip dünyalık heveslere, gösterişe düşünce insanlar, Allah onları cezalandırdı ve bu ceza neticesinde kalplere cihat ile tekrar kendi sevgisini muhabbetini koymak isteyecek. Şu an Suriye’deki olaylara bakınca birçok insan cihadın verdiği ruh ile şuur ile Beşar’a kafa tutabilir hale geldi. Elhamdülillah..! Allah bu şuurdaki kardeşlerimize zaferi nasip edecektir İnşaallah. Bu süreçte bize düşen ise Ensar-Muhacir kardeşliğini yeniden yeşertmek olacaktır. Kardeşlerimiz ile yeri gelecek ekmeğimizi, yeri gelecek malımızı, yeri gelecek toprağımızı paylaşacağız ki Müslümanların bir çınar gibi dimdik durduğunu tüm küffara gösterelim.
Yorumlar