Ülkemizde Kavramlar, İBB’nin Kadınlı-Erkekli Sema Şeysi…
- Tahir Ceyhun Yıldız
- 27 Ara 2020 - 16:14
- 10 dk okuma süresi
- -
- 3
Kendi kendime diyorum ki bazen, bir yazı yazayım siyasî olmasın ama gündemle ilgili olsun. Bazen de diyorum ki: siyasî olmasın, gündem ile ilgili de olmasın; edebiyat olsun, tarih, fikir olsun… Ama son yazılarıma bakıyorum da genellikle gündemle ilgili yazmışım. 15 Temmuz zamanında, ‘Allahû Ekber sesleri demokrasi seslerini bastırmasın’ diyen bir dekancığa cevap vermişim mesela… Esefle söyleyeyim ki yine gündemle ilgili, siyasetle ilgili bir yazı yazacağım. Ama şunu da söyleyeyim; ülkemizde siyaset dediğimiz şey partiler arası olan bir şey değil artık. Direkt dinimize, dini, millî ve manevî değerlerimize bir tasallut hüviyetinde… İstesem de duyarsız kalamayacağım konular bunlar… Efendim yazımızın mevzuû ışşşıklı belediyemiz İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Hz. Mevlânâ’yı Anma münasebetiyle ortaya sürdüğü kepazelik! Hem de nasıl kepazelik… Çok kıymetli hanımefendilerin ve beyefendilerin affına mağruren söylüyorum; karılı-herifli semâ (!).
Sonra Türkçe ezan ve Türkçe Kur’an…
Semâ (!) şeysinde kızlı-erkekli temaşadan haberdar oldum. Semâ ekibine baktım. EMAV diye bir ekip. Çağdaş Mevlânacılarmış kendileri. Şöyle düşünürüm uzun bir süredir; bizim ülkede hiçbir kavram doğru anlaşılamadı ve halka doğru iletilemedi maalesef. Laiklik desen; lügat mânâsı din ile devlet işlerinin ayrılması ama İslam’a ve Müslüman’a saldırı olarak anlaşılmış. Her şey Hristiyan’a serbest, Yahudi’ye, öküze tapana serbest, masona serbest ama Müslüman’a geldi mi yasak! Budizm, Hinduzim ahlâk dini ama İslam’a gelince yobazlık, gericilik… Yoga yapanlar çağdaş, meditasyon yapanlar pozitif ama namaz kılanlar yobaz… Meditasyonla evrene yağmur yağsın diye mesaj yollamak enerjicilik, olumluluk… Yağmur duası yapmak topçusundan popçusuna herkesin ağzında sakız! Hele bir de spor yorumcusundan particisine herkes eleştirmiyor mu; bitiyorum ya!
Neyse geçelim… Demokrasi denmiş zamanında ama Cumhuriyet’in ilk 25 yılı tek partinin adamları seçilmiş durmuş. Bir demokrasi, ikinci, üçüncü parti hamlesi mi var; hemen bir olay tertip edilmiş, bir şayia pompalanmış ve: “Demokrasi, çok parti sizin neyinize be!” dercesine kapatmışlar partileri. Sonra o da ne! Mâlûm parti yine hükümeti kurmuş. Devrim, medeniyet, teknik desen; ala ala şapkayı almışız… Sarığını çıkarmayanı, şapka takmayanı as, kes! Kadınlara açılma, saçılma şart! Modernizm, çağdaşlık desen çıplaklar yarışmasına yarışmacı göndermişiz. Jüri heyetinden biri çıkıp demiş ki: “Bugün Avrupa’nın, Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz. Kanuni’nin torunu olan bu kız, mayosuyla bizim tarafımızdan seçilmeyi bekliyor!” Birinci seçilen çıplak kadın, Türkiye’de sevinçle karşılanmış. Modernizme, çağdaşlığa bak sen! Vay, vay, vay!
Laikliğe geri dönelim… Din işleri devlet işlerinden ayrılsın denmiş. Tamam! Ama bir de ne görelim: Arapça yasak. Ezan Türkçe olacak.
Kur’an okumak yasak. Yasaklamadan önce Kur’an-ı Kerim’i Türkçe okutmak, namazı Türkçe kıldırmak istemişler ama becerememişler.
Allah demek yasak. Allah’ı anmak yasak. Yukarıda saydığımız modernizm yaveleri çağdaşlık, modernlik, medeniyet olarak değerlendirilirken bir kuytu yerde ‘Allah… Allah…’ diyenlerin kolluk kuvvetlerince tutulması (yakalanması) gibi vak’aların sanki adam öldürmüş, sanki birinin namusuna kast etmiş gibi haber yapılmasını eski gazete küpürlerinden okuyabilirsiniz.
Peygamberden bahsetmek yasak.
Namaz yasak.
İslamî kıyafet yasak ama şapka şart! Takmazsan darağacı aha orada!
‘Allah’ diyen adam mütemadiyen gerici, mütemadiyen yobaz!
Kur’an-ı Kerim zaten ‘Araboğlu’nun yâveleri’ olmuş, nasıl olmuşsa! Ama laikiz, özgürüz, serbestiz. Vay be! Sonra Ayasofya… 4 asırdan fazla bizim mâbedimiz olan Ayasofya-i Kebîr’de, birden tadilata girilivermiş. Tadilat ayağına koca koca lafzatullah, ism-i Nebî, ism-i hulefâ-i râşidin levhaları atılmış. Allah’a hamd olsun bazı levhalar kapılardan çıkarılamamış da elde tutulmuş hurdalıkta, şurada burada. Camiiler ahır olmuş. Hatta Konya’da bir camiinin tepesine altı ok takmış zamanında. Konyalı’nın birinin kafası atmış, çıkarmış belinden silahı, oklara ateş edince biri düşmüş, beş ok kalmış. Ha Ayasofya’ya dönelim yine… Tadilat 5 yıl falan sürünce bakmışlar, bu iş olmayacak. Demişler: “En iyisi bu Ayasofya Câmiî’ni biz müze yapak!” Geri planında neler döndü, vâkıf değiliz! Ve yıllarca müze olmuş. Birkaç ay önce camii oldu ama bin türlü badireyle. Devlet, millet adına tek bir kaydı olmayan sosyal medya delikanlıları: ‘Orası kiliseydi, orası müzeydi, zaten bir sürü câmî var, Ayasofya müze olarak kalsaydı; millet zaten aç, adalet yok, eğitim sistemi bozuk; şimdi Ayasofya’nın acelesi mi var’ diye bin türlü nane de cabası!
Dedim ya; bizim ülkede her şey bir başka…
Ha bu 90 yıllık süreçte üretmiş miyiz?
Evet! Neyi? Anıtkabir’in bayrak direğinin ipini! Büyük başarı!
Başka?
Korku… Allah demekten korku, namaz kılmaktan korku, başörtüsü takmaktan korku… Yalan mı? Evlatlarının asker üniformalarıyla yemin törenini izlemek ve birkaç damla yaş akıtmak, törenden sonra kınalı kuzusunun kokusunu içine çekmekten başka gayesi olmayan başörtülü anaların başlarını açmadan askeriyeye girmelerine izin verilmeyen zamanlar olmadı mi? Başörtülüler birincilikle bitirdiği okullarından diploma almak yerine rektörün görevlendirdiği polisler tarafından başörtülerinden sürünüp sahneden indirilmedi mi?! Çağdaşlığa, özgürlüğe bak!
Neyse bu garabet yıllarca sürmüş, yavaş yavaş kaldırılmış. Millet de bu olayların müsebbibi gürûhu dâîmi muhalefete itivermiş. Zaman, zaman, zaman… Şimdi de her şey bir o kadar serbest. O kadar serbest ki; muhalefet partinin İzmir bilmem neresinin üyesi camii minaresinden Çav Bella çaldırıyor. Bizden de saygı göstermemizi bekliyor. Onlar; ezandan, Allahû Ekber’den, Allah lafzından rahatsızlar, hazımsızlar ve bu hazımsızlıklarını çukur sînelerinde saklıyorlar işte yıllardır … Bu adamlar ezandan, selâdan rahatsız olan adamlar. Adam kelimesinden özür dilerim! Sabah ezanı okuyan imama küfür ediyorlar, selâ veren müezzine küfür ediyorlar. Hatta 15 Temmuz gecesinde ezan okuyan, selâ veren, tekbir getiren imamları, müezzinleri dövenler de bunlar… Bu kadarına cesaret edemiyorlar mı; ezan okunurken ıslık çalıyorlar, alkış yapıyorlar, akıllarınca ezan sesini bastıracaklar!
Bir adet domuzcuk elinde Kur’an; pis ağzıyla sosyal medya hesabından açtığı canlı yayınla Kur’an-ı Kerim’e hakaret ettiğini sanıyor, Hz. Peygamber’e sövme şerefsizliğinde bulunuyor. İlahiyatçılarımız desen sağ olsunlar, onlar apayrı… Birisi: ‘Kur’an-ı Kerim’i Allah indirmiş olamaz’ diyor, bir başka ilahiyatçımız: ‘Hz. Adem’in babası da var’ diyor. Hatta aynı ilahiyatçımız aklınca sünnet-i seniyyeyi zemmetmek için şu dehşetengiz cümleyi kuruyor mihrapta: “Hacamatı sünnet diye yaptırıyorsun, Hz. Peygamber yetim idi, ananı öldürsene!" Sonra birisi çıkıyor: “Hz. Meryem çift cinsiyetliydi” diyor. Başka ilahiyatçımız ‘İslam’da şarap içmek değil, sarhoş olmak haramdır’ diyor. Allah’ım nasıl bir dünyaya geldik! Böyle saçma sapan bir zamanı yaşıyoruz. Maalesef her şeyi görüyor, her şeyin üzerine biraz konuşup atıyoruz.
Geçelim…
Şimdi buraya kadar yazdıklarım giriş bölümüydü. Gelelim meselenin ortasına…
Yukarıda da bahsettim ışşşşıklı İstanbul Büyükşehir Belediyesi Hz. Mevlana’yı anma diye kadın-erkek karışık bir semâ (!) töreni yapmış. Törende Türkçe ezan, Türkçe Kur’an okuyorlar. Kimmiş bunlar diye bakıyorum; Evrensel Mevlana Âşıkları ve Çağdaş Mevlânâcılar diye bir zırtapoz grubunu görüyorum karşımda. Ne olduğunu anlamadığımız bir kavram daha: Çağdaşlık! Çağdaşlık çünkü kadın-erkek semâ yapmak demek, değil mi? Çok affedersiniz; siz Hz. Mevlânâ’nın tarikatının en yüksek rüknü olan semâ’ı nerenizden anladınız acaba? Gözünüzle ve gönlünüzle anlamadığınız kesin zira. Sonra bu EMAV ile ilgili araştırma yaparken bir şeye daha rast geldim: Bu pek çağdaş EMAV’ın kurucusu Hasan Çıkar diye bir adam. Şu anda hayatta değil. Eşek cennetini boylamış. Bu Hasan Çıkar ‘Mevlevilikte namaz yoktur’ diyen ve televizyonda rakı sofrasında, uygunsuz bir hâlde genç kadına sarkıntılık ederken görüntülenen bir adammış. Bir de toplantılarında: ‘Bizim meclisimizde şeytan yoktur’ diyerek Kur’an-ı Kerim kıraatinde euzü-besmelenin okunmasını istemezmiş. Hz. Mevlânâ’nın hayatının neresinde kadınlarla erkeklerin bir arada semâ yaptığını gördünüz? Câmilerde, dergâhlarda, tekkelerde erkekler ile hanımların girişleri dahi ayrıyken, bu yapılar iki cinsin birbirini görmeyeceği şekilde imar ve inşâ edilmiş iken siz kadın ve erkekleri bir semâ şeysinde toplarsanız bu Hz. Mevlânâ ile değil bahsi geçen çağdaşlarla alâkalı diyeceğim ama olmuyor. Zira semâ bizim semâmız; Hz. Mevlânâ bizim Hz. Mevlânâ’mız!
“Ben yaşadığım müddetçe Kur'ân'ın bendesiyim.
Ben, Muhammed Mustafa'nın yolunun toprağıyım.
Biri benden bundan başkasını naklederse
Ondan da şikayetçiyim, o sözden de şikayetçiyim.”
diyen Hz. Mevlânâ; Rıdvan Biatı’nda mübârek elini en alta koyup sahabelerden de ellerini, ellerinin üstüne koymalarını isteyerek biat alan; hanım sahabelerin de: “Ya Rasûlallah! Biz de sana biat etmek istiyoruz” demeleri üzerine: "Ben kadınlarla musâfaha etmem [1]” diyen ve biatlarını dilleri ile ve elini batırdığı bir su kabına ellerini batırmak sûretiyle alan[2], Medine’de sorusu olan kadınları ayrı kabul eden, erkekleri ayrı kabul eden Hz. Peygamber’in yolunun toprağı olduğunu söyleyen Hz. Mevlânâ’nın yolu kadın-erkek semâ mıdır yani? Şu sözü çok severim; zaman zaman yazılarımda da kullanırım ve inanın tam sırası:“Kuzum siz geri zekâlı mısınız?” Ha şunu da söyleyeyim:
Bu vak’anın bir deneme, bir nabız ölçme olduğunu düşünüyorum ve bir sonraki yıl yine aynı belediyenin kadınları arakıyeden, tennureden soyundurmuş saçları açık, dekolteli falan semâ yaptırdığını falan görürsek şaşırmam!
Geçelim…
Semâ olayından daha ciddi bir durum daha var:
Türkçe Kur’an-ı Kerim, Türkçe ezan.
Peki olur mu Türkçe Kur’an, Türkçe ezan?
Yukarıda bahsetmiştik: ‘Allah’ demek yasak, Kur’an okumak yasak; onun yerine Türkçelerini denemişler. Hatta bilirsiniz ezan-ı Muhammedî 18 yıl ‘Allahû Ekber’ yerine ‘Tanrı uludur’ diye okunmuş. Dedelerimiz anlatırlar: ‘Eziyet gibi gelirdi bize’ diye. Yukarıda bahsettiğimiz Hz. Mevlânâ’yı anma şeysinde de bu yapılmaya çalışılmış. Mâlûm partinin mâlûm zihniyeti yine hortlamış diye değerlendiriyorum. Aslında bu zihniyetleri gayet diriydi ama son 1,5 yıldır mâlûmunuz belediyeleri aldılar, mecliste 3-4 partiyi bir ettiler! Artık her şey onlar için çok daha kolay.
Hadi şunu da söyleyeyim de içimde kalmasın. (Editörümüz keserse canı sağ olsun)
Zira kaç gündür zihnimde dönüp duruyor bu. 2019 Yerel Seçimleri zamanında Cumhur İttifakı’nın bir ‘bekâ’ söylemi vardı. Ne yalan söyleyeyim; biraz abartılı bulmuştum. Belediye seçimi ile bekânın ne alâkası var diyordum ama benim basiretsizliğimmiş. Bunu şu son iki olayda daha iyi anladım. Türkçe ezan, Türkçe Kur’an şeyi; bu mâlûm partinin 40-50 yıllık hasretliğidir! İslam’ın ve Kur’an’ın dili Arapça'yı kabul etmemek. İslam’ın şiarlarını yok saymaya çalışmak ve Müslüman’ın damarını kaşımak… Son seçimde ‘bekâ’ meselesi olarak tanımlanan belediyeler, bu mâlûm güruhta olmasaydı bu kepazeliğe cüret edilebilir miydi?
Neyse…
Bu garabet etkinlikle ilgili bir tartışma programına denk geldim televizyonda. Aslında ben de açmamıştım, babam programı açmış sonra bırakıp gitmiş. Ben de o an tv’den uzakta başka bir işle meşguldüm. Birden Kur’an, semazen, Türkçe ezan gibi kelimeleri duyunca kulak kabarttım. Karşısına da geçmedim, dinliyorum sadece… Konuşmacılardan ikisini seslerinden ve birbirine hitaplarından tanıyordum sadece. Birisi AK Partili, diğeri de CHP’li ve bir de Alevi vatandaşlarımızdan birisi… Konu tabii ki Mevlânâ’yı Anma Etkinliği adı altında Türkçe Kur’an, Türkçe Ezan…
Konuşmacılardan birisi etkinliğe de etkinliğin mimarı kurum ve belediye başkanına da hiçbir laf etmeden konuyu Konya esnafının ‘Mevlânâ’ adını kullanarak dönerci, kebapçı, kuaför vb… işletmeler açmasına bağladı sözü. Halk cahil, halk fırsatçı falan dedi ve sustu. E bu mu yani? Halkın ne olduğunu konuş, diye mi çağırdılar seni? Sen Mevlânâ’nın adı hürmetine maddi-manevi kaygıyla işletmesinin adını Mevlânâ yapan halkı bırak; kravatlı, isminin başında bilmem ne pâyeler taşıyan kerli-ferli adamların bu aymazlıklarına bir şey desene be adam!
Sonra tartışma sırasında AK Partili vatandaş, Alevî ritüeli semah için ‘âyin’ kelimesini kullandı. Bunu duyan Alevî CHP’li vatandaş âdeta küplere bindi. ‘Siz nasıl âyin dersiniz’ falan filan diye açtı ağzını, yumdu gözünü!
Tam burada şunu sormak lâzım; sizin partiniz ve partilileriniz Kur’an’ı değiştirmeye (hâşâ) kalktı; hatta elinden gelse (yine hâşâ) Kur’an’ı bu milletin elinden almak bile ister. Tek ‘Allah’ lafzına bile tahammül edemez ama siz burada kültürel bir gürûhun ritüeli olan semaha ‘semah’ değil de ‘âyin’ denmesine tahammül edemiyorsunuz.
Where is the düşünce hürriyeti, where is the söz söyleme özgürlüğü?
İzmir Büyükşehir Belediyesi ‘Charlie Hebdo’ çizerini mi çağırmış?
Geçtiğimiz hafta içinde İzmir BB, Mizah Festivali serlevhasıyla birkaç karikatüristi kuruma ait İzmir Tube kanalında konuşması için davet etmiş. Bu çizerlerden ikisi pek dikkat çekici. Birisi Kichka, diğeri de Plantu. Peki bunlar kim?
Kichka, İsrailli bir karikatürist. Sözde Ermeni soykırımını meşru gösteren açıklamaları ve karikatürleri olduğu iddia ediliyor. Diğeri de Plantu. Plantu da ülkemizde omuz omuza yaşadığımız Kürtleri, devletimizin boğazladığını gösteren karikatürleri olduğu iddia edilen, İslamî argümanları kullanarak İslam'ı terörle ilişkilendiren karikatürleri olan bir adam. Bir de Charlie Hebdo Dergisi’nin de çizeriymiş. Hatta birkaç ay önce İslam’a, Hz. Peygamber’e yönelik küstah karikatürlerinden dolayı ‘Özür dilemeyeceğim, direneceğim’ diye açıklama yapmıştı.
Mâlûm partinin, mâlûm belediyelerinde ve idarecilerinde durum bu.
Sağ olsunlar her haltı yemek, her hakareti, her küfrü etmek isterler ve bizden de bu yaptıklarını hoşgörüyle karşılamamızı beklerler. En kutsalımıza, canımızdan aziz bildiklerimize çamur ağızlarıyla saldırırlar, bizden saygı göstermemizi beklerler. Yukarıda bazı kavramları saymıştım da bu ülkede her şey başka demiştim hani… Şimdi o kavramlara bir yenisini daha eklemek istiyorum:
Düşünce özgürlüğü…
Onlar düşünecek, küfredecek, sövecek, iftira edecek; biz ‘düşünce özgürlüğü’ diye sîneye çekeceğiz.
Ama biz onlara bırakın eleştiri yöneltmeyi; ‘gözünün üstünde kaş var’ desek linç yiyeceğiz, tehdit yiyeceğiz. Hemen bu ülkenin 8. sınıf vatandaşı konumuna düşeceğiz. Ne güzel İstanbul be!
Bir de şöyle bir soru bırakayım:
Bu insanlar şimdi belediye başkanı…
Peki, bir de iktidar olsalar; cumhurbaşkanı, bakan olsalar durum n’olur acaba?
Muamma…
Allah izin verirse yeni yazıya dek hoşça kalın.
[1] (Muvatta, Bey’at, 2; Tirmizî, Siyer, 37/1597)
Etiketler
Yazar Hakkında
Tahir Ceyhun Yıldız
1993 yılının soğuk 1 aralık gününde Eskişehir'de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde tamamladım. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir'de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi'nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf isimli matbû dergilerde yayınlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi'de yazmaya başladım. Daha sonra Halâskâr Dergi, Efendi Dergi, Şiâr Dergi ve Özlenen Rehber Dergisi'nde yazılarım yayınlandı. Türkülerin gücüne, kuvvetine inanıyor; ilhâmı türkülerden alıyorum. Kitaplara her ân ihtiyâç duyuyorum. Eskişehir'de faâliyet gösteren bir haber ajansında, bir yayınevinde ve bireysel olarak editörlük faaliyetlerine devam ediyorum.
Yorumlar