Öykü

Tatlı Limon

  • 13 dk okuma süresi
  • -
  • 2
Tatlı Limon

Sonbaharın sakince yere ulaşmayı bekleyen damlalarına uzattı ellerini. Üstündekileri ıslatmasına izin verdi, acelesi olmayan yağmurun. Ayakkabılarının içleri su dolmuştu, saçları ıslanmıştı. Fakat bu, kaçması için yeterli bir sebep değildi. Yağmurun yağmadığı her an hasretti yağmura. Yağmurun yağmadığı her an, eksikti bir yanı. Kendisini izleyen bir çift gözden habersiz, tadını çıkardı yağmurun bir süre. Evet, habersizdi izlendiğinden. Habersizdi, takip edildiğinden ama hissediyordu bir şeyler. Etrafına bakmıştı birkaç kere, görememişti kimseyi. Yağan yağmurun şiddeti artarken, daha fazla oyalanmadan eve gitmek istedi. Islaklığı artarsa hasta olacağını biliyordu. Belki de hasta olabileceği ihtimali değildi eve gitme sebebi. Korkmuştu belki sokağın sessizliğinden. İzlenme şüphesinden...

Eve geldiğinde zaman kaybetmeden üstünü değiştirdi, saçlarını kuruttu. Evine gelmişti, en güvenli bölgedeydi. Fakat huzursuzluğu, içinde büyümeye devam ediyordu. Neydi onu böylesine rahatsız eden? Neden böyle oluyordu içi? Anlam veremiyordu. Umursamadı, umursamak istemedi. Umursarsa içinde kök salacağından korktu, bu sebebi belli olmayan endişenin. O akşam anneannesi gelecekti hem onlara. Onun dizinin dibine oturur, sütünü yudumlardı. On yedi yaşında olduğunu umursamadan, her gün değişen, sınırının olmadığını düşündüğü hikâyelerinden birini dinler, uyuyakalırdı. Her zaman olduğu gibi. O zaman unuturdu belki nedeninden haberi olmayan endişesini. Ancak şu vardı ki sabah geçecekti bu unutkanlık. 

Ufacık bir şeyi büyüttüğünü düşünüyordu bazen. Fakat hangi yönünden bakılsa, ufacık değildi bu şey. Yaklaşık bir haftadır yaşıyordu bunu. Dışarı çıkmak istiyor fakat kendini dışarıda bulduğu vakit korumasız hissediyordu. Takip edildiği hissine kapılıyor ve bir bahane bulup koşar adım eve dönüyordu. Peki… Neydi bunun açıklaması? 

Olduğu yerde durarak düşünmekle bir sonuca varamayacağını fark ettiği an, uyuyunca geçer umuduyla uykuya verdi kendini.

Sabah uyandığında ilk düşündüğü şey o olmuştu yine. Artık o kadar sınırını aşmıştı ki bu belirsizlik, kendini kaybedebilirdi zihninin en ücra köşelerinde. Fakat artık uzak kalmayacaktı. Bugün arayacaktı kendisini huzuruz eden o şeyi. Kararını vermişti. Eğer bunu bir an önce yapmazsa, o zaman çok geç kalacağını göz önünde bulundurarak, annesinin verdiği, içinde yeni yaptığı kurabiyelerden olan poşeti teyzesine götürme bahanesiyle evden çıktı. Evet, yine bir bahane. Fakat ne yapmalı? Rüya’nın dünyası hep bu şekilde işliyordu. Bahanelerle bir işe başlar, bahane olmadan yapmak istemezdi herhangi bir şeyi. 

Küçüklüğünden beri büyüdüğü, her yeri avucunun içi gibi bildiği sokaklarda gözleriyle etrafı ararken, üşüdüğünü hissetti. Hayır, eve dönmeyecekti, bu bir bahane değildi kesinlikle. Bu sefer kaçmak yoktu. Bulacaktı bu sefer, aradığını.

Rüya, eve gitmek istemiyordu. Korkmak istemiyordu. Fakat duygularına hâkim olmak, onları yönetmek elinde değildi, maalesef. Sokaklarda korkak adımlarıyla yürürken neler hissettiğini bir kalbi biliyordu, bir de ruhu. Etrafında hiç kimse yoktu. Zaten gece boyunca şiddetli yağan yağmurdan sonra, kim çıkardı ki tek başına dışarı? 

Kovmak istedi Rüya, zihnini bulandıran düşünceleri. Kötü düşünmemeliydi. Kötü, düşünmemeliydi. Olumlu şeyler düşünmeliydi. Zihnini ve ruhunu zorlamamalıydı, böylesine dönüşü olmayan düşüncelerle. Belki de sadece bir kediydi veya bir köpek. Nedense kalbi kabul etmedi bunu. Daha değişikti bunun altında yatan sonuç. Şaşıracaktı, cevabı söylenince bu şıkları olmayan sorunun. 

Yürürken arkasından bir ses geldiğini hissetti. Korkulu gözleri önce bir sağına, bir de soluna baktı şüpheyle. Sonra hiç düşünmeden birden arkasını döndü. Keşke dönmeseydi. Neden bakmıştı ki hemen? Ama işte, insan o heyecan, gerilim dolu anda kendini kontrol edemiyordu. Kaçırmıştı işte. Hemen arkasını dönmüş, kaçmasına yol açmıştı. 

Düşüncesiz davranabiliyordu bazen böyle Rüya. Ama işte ne yaparsın? İnsan huylarından vazgeçemezdi. Çünkü insan beyni benimsemiştir onları. Kabullenmiştir ve alışmıştır hatta. Alışkanlıklar kolay kaybedilmezdi. Ve o kabul etmişti ki, artık dönüşü yoktu. Bazı şeylerin dönüşü olmuyordu. Kabullenmek gerekiyordu bazen, hoşuna gitsin ya da gitmesin. Sev ya da sevme, kabullen. 

Rüya içini böylesine huzursuz eden o şeyi bilmek istiyordu, öğrenmek. Öyle ki arkasından gelen sesi tekrar duyduğunda, arkasını dönmek için bir an bile düşünmedi yine. Ama yanılmıştı da. Ses, arkasından gelmişti. Ama sesin sahibi arkasında değildi. “Bazı konularda merak iyi değildir.” Demişti ses. Nedendi? Kendisini merak etmemesini istiyordu tabii ki de. Belli ki saklanmayı seviyordu. Ama Rüya da aramayı seviyordu, saklambaç oynamayı. O yüzden vazgeçmeyecekti, bu sefer vazgeçmeyecekti. Pes etmeyecekti. Rüya bir şeyi yapmaya karar verdiğinde, o şeyi kolay kolay yapmayı bırakmazdı. Pes etti, denmesini sindiremezdi. Gururundan ödün vermeyen bir kızdı Rüya. 17 yaşında ve gururlu. 

Elindeki telefonun titremesiyle, ekrandaki şifreyi girerek açtı telefonunu. Sonra bildirim panelini aşağı indirdi ve gelen bildirime baktı. Sıradan. Önemli bir şey değildi gelen.  Yürümeye devam etti, yere bakarak. Evet, yere bakarak yürüyordu. Çocukluğunda edindiği bir alışkanlıktı bu. Bir keresinde yürürken, önünü, yeri görmemiş ve taşa takılıp yere kapaklanmıştı. O gün dizi çok ağrımıştı Rüya’nın. Şimdi o kadar önemsemezdi belki ama yine de yere bakarak yürümeyi alışkanlık edinmişti. Suçlu gibi göründüğünün farkındaydı o da.  Deniyordu bu alışkanlığını bırakmayı. Sonra yine telefonun titrediğini fark etti Rüya.  Önemsemedi bu sefer. Bakmadı bile. Ama telefonu ard arda iki kere daha titrediğinde, açtı telefonunu tekrar. 

“Her ne kadar beni arasan da, çıkmayacağım karşına. Henüz değil.”

Gelen mesaj kimdendi bilmiyordu Rüya. Ama ondandı işte, o kim olduğunu bilmediği kişiden. Aramaya çıktığı kişidendi mesaj. Günlerdir dışarı çıkmasını engelleyen kişi.

Hemen tuşlara hafifçe dokunarak yazdı Rüya da. Elleri titriyordu, heyecanlıydı.

“Her ne kadar sen çıkmasan da karşıma, seni bulacağım. Bunu bil.”

Sevmemişti bu gelen mesajı. Küçümsenmişti açıkça ama cevap vermişti, içinde kalmamıştı en azından. 

“Pişt!”

Arkasından bir ses geldi yine. Başkasıdır, diye düşünerek arkasını dönmedi Rüya. 

“Pişt!”

Sonra bu sokakta yalnız olduğunu düşündü, gelen sesin sahibini saymazsa. Arkasını dönmek istemedi önce ama durdurdu adımlarını yine de. Arkasını dönmeden bekledi.

“Sana diyorum. Bakacak mısın bana?”

Döndü arkasını. Soran gözlerle baktı bir süre karşısındakine. Baktı, baktı ve yine baktı. Sonra “bir şey mi oldu” dercesine çevirdi kafasını hafifçe. Sesin sahibi bu sefer, yere baktı birkaç saniye ve aniden kafasını kaldırdı. Gülümsedi.

"Evet? Ne diyecektin?”

Biraz diretti Rüya. Sert konuştuğunun farkındaydı fakat böyle yapması gerektiğini düşünüyordu. Gereksiz bir şey söylerse, bozulurdu. Çok beklemişti, bekletmişti de. Artık iyice meraklanmaya başlamıştı. Titrerken soğuktan veya gerginlikten, aklından binlerce düşünce geçiyordu. 

“Söyleyecek misin? Yoksa devam ediyorum yoluma.”

Hâlâ aynı pozisyonda ve sessiz durduğunu fark ettiğinde, önüne dönecekti ki Rüya, sadece dönmeye tenezzül edebildi. Çünkü elleri kollarındaydı. Sıkıca kavramıştı elleriyle kolunu Rüya'nın. Kimdi bu? Çok sıkılmıştı. Canı yanmıştı. Yüzünü buruşturdu Rüya. Buruşturduğunda, gevşetti ellerini yabancı. Sonra tamamen bıraktı ve üstünü düzelterek konuşmaya hazırlandı. Rüya ise hâlâ soran gözlerle ona bakıyordu, yabancıya. Kıvırcık saçlı, genç bir çocuktu. Rüya'dan büyük görünüyordu ama yine de bilmiyordu Rüya. Elinde, işaret ile başparmağının arasındaki o yerde, bir çizgi karakter dövmesi olduğunu fark etti. Sonrasında o karakterin bir Pinokyo olduğunu anladı. Neden bir insan Pinokyo dövmesi yaptırırdı ki eline?

Onu incelemeyi bıraktığında hâlâ beklediğini görmek Rüya'yı sinirlendirdi. Çok sıkılmıştı bu durumdan. Bekletilmekten. Beklemekten de. Zamanı harcanıyordu boş yere. Hem de yetmezmiş gibi kolu sıkılmıştı ki, bu cesareti nereden bulduğunu anlayabilmiş değildi. 

“Bu hafta sonu, Pazar günü şu köşedeki evde, kıvırcık saçlı kahramanın doğum günü partisine katılmak ister misiniz, diye soracaktım ama yüz ifadenizden anladığım kadarıyla fazlasıyla canınızı sıktım. O yüzden reddinizi anlayışla karşılarım. İyi günler.”

Dedikten sonra Rüya'nın yanından geçip, yürümeye devam etti, kısa yolu. Birden bire, böyle davranmış olmasına da ayrı şaşırmış ve sinirlenmişti Rüya. Onun yerine mi karar verilmişti az önce? 

“Reddedeceğimi kim söyledi?”

dediğinde Rüya, birden arkasını döndü Pinokyo dövmeli yabancı.

“Ne?”

diye sorduğunda birkaç adım ilerledi, tam önüne geçti Rüya ve yüzüne bakarak sordu karşısındaki yabancıya.

“Kıvırcık saçlı kahraman kim?”

“Kimse onun gerçek adını bilmiyor. Kendisine Peter Pan diye hitap etmemizi istiyor.”

“Peki, senin adın ne?”

“Kurallar gereği, ben de adımı kimseye söylememek zorundayım. Pinokyo olarak bilirler beni.”

Söyledikleri dikkatini çekmişti Rüya'nın. Pinokyo, Peter Pan… Neden çizgi film karakterleri? Ya da masal karakterleri mi demeliydi?

“Neden ismini bile bilmediğiniz birinin doğum günü partisine, onun tanımadığı kişileri çağırıyorsunuz?”

“Çünkü o birbirlerini tanımayan insanların, partide daha çok eğleneceğini düşünüyor. Kendi partisinin hiçbir sorun çıkmadan, eğlenceli geçecek bir parti olmasını istiyor. Bu partide kimsenin yüzünü görmeyeceksiniz. Kimse de sizin yüzünüzü görmeyecek. Çünkü bir nevi kostüm partisi gibi olacak, herkes girişte verilen çizgi film karakteri kostümleriyle katılacak partiye. Yüzlerde, yine girişte verilen yüz maskeleri olacak. Çıkarmak yasak.”  Duraksadı ve devam etti. 

“Ben şuan sizi gördüm ama bende unutkanlık hastalığı var, merak etmeyin.” Dediğinde, aklındaki soruyu sordu Rüya.

“Peki, ama ben sizin yüzünüzü gördüm?”

“Partiye katılmayacağım.”

Diyerek cevap verdi. Bu değişik kurallar Rüya'ya biraz tuhaf gelmişti. Neden? Neden bir insan doğum günü partisinde böyle bir şey planlardı ki?

"Peki. Anladım. Düşüneceğim bunu."

"Beni arıyordun ben de çıktım karşına. Dayanamadım. Beni sen bulmadın."

diyerek göz kırptı Pinokyo dövmeli çocuk. Ne demek istemişti? Neden demişti böyle şeyler ilk önce anlamadı Rüya. Ama sonra, içinde büyüyen takip edilme hissini hatırladı. Demek oydu. Büyütülecek bir şey yokmuş, diye geçirdi içinden Rüya. İçi rahatlamıştı. 

O gün edilen o tuhaf teklife kesin bir cevap vermedi Rüya. Fakat o kadar ilgisini çekmişti ki, gitmemesi için hiçbir sebebi olmadığını düşünüyordu. Değişik bir deneyim olabilirdi onun için.  

Pazartesi günü edilen teklif sonrası, pazar gününü iple çekmeye başlamıştı Rüya. Pazar günü ellerine ulaştığında, ipi bıraktı ve kucakladı adeta Rüya onu. Üzerine normal bir şeyler giydi çok abartmadan ve bir sırt çantası aldı. İçinde her ihtimale karşı, önlem olsun, diyerek koyduğu bir el feneri, su ve çakı vardı. Hiç çıkarmadı, öylece taktı sırtına. Saçlarını kolayca bir atkuyruğu yapıp çıktı. Annesine açıklama yapmıştı. Bir arkadaşının doğum gününe gidiyordu Rüya, annesinin aklında. Oysa ki tanımıyordu doğum gününe gittiği bu arkadaşı ama demedi de ona. Endişelenebilirdi. Gitmesine izin vermeyebilirdi, 17 yaşında olduğunu umursamadan. O yüzden… Söylemek istemedi. 

Önceki gün Pinokyo’nun bahsettiği eve yaklaştığında, çantasından sadece bir süreliğine takacağı kırmızı şekilli yüz maskesini taktı Rüya. Tuhaf hissetmeye başlamıştı maskeyi taktığında. Ama içeride değiştireceği için sorun yoktu, öyle düşünüyordu.

Kimsecikler yoktu sokakta yine, belki de akşam olduğu içindi. Bilmiyordu. Girişte kıvırcık saçlı, yüzünde değişik bir maske olan, tuhaf giyimli biri karşıladı onu. Mor bir kutu verdi eline, hiçbir şey demeden. Önce şaşkınlıkla baktı Rüya kutuya. Sonra Pinokyo’nun dedikleri geldi aklına. Az önce aklındaydı biliyordu böyle bir şey olacağını ama birden verince kutuyu, şaşırmıştı. 

İçeri girdiğinde, karşısına yan yana altı kapı çıktı Rüya'nın. Nereye girecekti üstünü değiştirmek için bilmiyordu. Çok da üstünde durmadan, bir numaralı kırmızı kapıya doğru ilerledi. Kapıyı açtığında, içeride hiçbir şeyi göremedi, zifiri karanlıktı. İki numaralı turuncu kapıya bakmak istedi. Açtı kapıyı, baktı içeri. Evet, bu kapıydı açması gereken. Ayna vardı bütün duvarlarında ve küçük bir odaydı, oradan anlamıştı. Üstüne verilen kostümü giymişti ama bir de koltuk değneği ile kol bandajı vardı. Yüz maskesi ise olabildiğince mutluydu, hatta daha fazla. Ağzı kulaklarında deyimi, yerinde bir söz olurdu bu maske için. Fakat neden koltuk değneği, neden bandaj? Onu anlamamıştı Rüya. Yine de, kurallar gereği ikisini de kullandı. Aynaya baktığında, o kadar alakasız duruyordu ki, üzerindeki kıyafetler, bandaj, koltuk değneği, oldukça mutlu yüz maskesi… 

Üzerinde durmadı, partinin olduğu odayı bulmak üzere çıktı giyinme odasından. Kırmızı kapıyı açtı, yeşili açtı, maviyi açtı, sarıyı açtı fakat yoktu hiçbir şey. Düşündü, düşündü. Acaba parti iptal mi edilmişti? Dışarı çıkmak için çıkışa yöneldi Rüya fakat ana kapı kilitlenmişti ve üzerinde bir poşet dosya, içinde büyük harflerle yazılmış bir yazı vardı.

“Eğer bu yazıyı okuyorsanız, parti çoktan başlamıştır. Ve parti bitmeden dışarı çıkamazsınız.” 

Demek parti başlamıştı. Geri döndü ve mor kapıyı açtı. Evet, burasıydı partinin verileceği yer. İyi de, az önce burası karanlık değil miydi? Belki de kendisinin erken gelmiş olabileceğini düşündü Rüya. Ve o giyinirken parti başlamıştı belki?

İçeriye göz attığında neden ona böylesine tuhaf bir kostüm verdiklerini anlamıştı. Parti davetlileri de birer çizgi film karakteriydi bu gece. Ama yine de giyindiği kostümü anlayamamıştı. 

Yanına biri yaklaştı, dakikaları devirip orada öylece dikilirken. Fötr şapkalı, siyah mürekkeplerde boğulmuş birisi. 

“Her zamanki gibi yüzünüzden tebessümünüzü eksik etmemişsiniz, sevgili Polyanna.”

Polyanna? Nasıl düşünememişti? Tabii ki de Polyanna’ydı o. Kolunu incitmiş olmasına rağmen, bacağı kırık olmasına rağmen, “en azından hareket edebiliyorum, en azından diğer kolum incinmedi veya en azından kolum kırılmadı. Bacağım, kırık ama diğer bacağımı kullanabiliyorum.” diyerek, gülümsemesini yüzünden eksik etmeyen Polyanna. Evet, bu gece Polyanna’ydı Rüya. Bu gece pozitifti. Aşırı pozitif. 

“Sizin kadar güzel gülümseyemesem de, öyle, Bay Holmes.”

Evet, onu biliyordu. Dedektiflere, mesleğini sorgulatan o karakter, Sherlock Holmes. Bu gece burada çok güzel bir parti veriliyordu. Hafızalardan silinmeyecek, çok az kişinin arasında kalacak, özel bir parti. 

“İzniniz olursa, sizin gibi güzel bir hanımefendiyle dans etmek isterim, sevgili Polyanna.”

Sorar gibi söylediği o kelimeler zihnine ağır ağır düştüğünde Rüya'nın, ne demek istediğini ağır anlayabilmişti ve başını kaldırıp onun yüzüne baktı sonra. Yüzüne, sahte yüzüne, maskesine. Gülümsedi.

“Bu gece sadece Polyanna’yım.”

“Bu gece sadece Polyanna ve Sherlock Holmes’uz, merak etme.”

Sıcak gülümsemesi, yüzüne ulaştığında harekete geçti Rüya. Çakma Sherlock Holmes ile dans ederken etrafı izlemeye başladı. Bir süre sonra pasta geldi, yanan mumlarıyla. Fakat kimse aldırış etmedi, daha kutlamaya geçilmeyecekti anlaşılan. Dans etmekten yorulduklarını fark ettiklerinde, biraz oturmaya karar verdiler Sherlock Holmes ile. Sohbet ettiler. Kendi kişisel bilgilerini vermeden sohbet etmeye çalıştılar. Bu biraz zordu. Ama insanların gerçek yüzünü görmeyince, daha iyi anlaşılabiliyordu, onu fark etti Rüya. Sherlock Holmes karakterine bürünmüş bu kişi, belki iyi biriydi belki de kötü bilmiyordu, ama onunla iyi anlaştığını düşünüyordu Rüya. Belki de, onunla bir daha karşılaşmayacağımıza güvendiğimizdendir, birbirimize karşı olan bu rahat tavrımız, diye düşündü. Onunla bir düşünce hakkında derin bir sohbete dalmışlardı ki, birden ışıklar söndüğünde, önce anlamadılar ne olduğunu. Elektrikler kesilmişti. Hayır, mumlar üfleneceği için değildi ışıkların sönmesi. Elektrikler gitmişti. Emindi herkes.

Bir süre bekledi herkes elektriklerin gelmesini, iki katlı pastanın mumlarının ışığında. Sonrasında,

"Mumları üfleyelim, ardından Peter Pan’ın cesaret isimli oyununu oynarız."

diye bir ortak karar verildi. Peter mumları üflediğinde her yer karanlık olmuştu ve de sessiz. Kimse bir şey söylemiyordu. Bugün doğum günü olan Peter bile. Herkes sessizdi. Herkes... Beklemeye başlamıştık yine. Arada fısıltılar geliyordu ama bu kadar kalabalık olunca normaldi. Sustuk, devam ettik susmaya. Bir su sesi geliyordu yakınlardan, mutfaktaki birilerinden geliyor olmalıydı. Neden bu kadar dikkat kesilmişti her şeye, bilmiyordu Rüya. Karanlıktan korkardı hep, karanlık fobisi vardı. Belki ondandır, diye düşündü.

Bir kaç dakika boyunca hepimiz nefeslerimizi tutmuş öylece bekledik karanlıkta. Yanımda Peter vardı. Onun yanında da başka biri. Karanlıkta duruşumuz sona erip ışıklar yandığında yanımda hiç kimseyi göremedim. Ne Peter, ne de başka biri. Kostümlü gençler yoktu ve bina renkli değildi. Yıkık dökük harabe bir yerdeydim. Üstüme baktım. Üstümde kostüm vardı, evet. Ama onlar neredeydiler, bilmiyordum. "Onlar" dediğim sıfatta kim vardı, kimi yerleştirmiştim onu da bilmiyordum. Kafamdaki pembe şapkayı çıkarıp elime aldım. Ve o harabe yerden çıktım. Eve doğru yürümeye başladım. İlerledikçe evin oradaki siren seslerini duymaya ve kırmızı mavi ışıkları görmeye başladım. Görüşüm bulanıklaştı, kulaklarım uğuldadı. İlerlemeye devam ettim. İlerledikçe yürüyüşüm ağırlaştı, ilerledikçe kalabalık arttı. Kalabalığın içine girdiğimde insanların sesleri arttı. Biraz bekledim. Beklerken duydum onların seslerini. Nerede olduğumu sorguluyorlardı. Gecenin bu saatinde neden dışarıda olduğum sorgulanıyordu. Psikoloğumu aradıklarını söyleyen sesler, ilaçlarımı bıraktığım için tekrar aynı belaya bulaştığımı söyleyen sesler... İnsanlar susmuyordu. Kafamın içindeki düşünceler de. İnsanlar benim yine kurguladığımı düşünüyordu, zihnim ise o kurguya inanmamı söylüyordu. Benim yaptığım ise zihnime inanmaktı. Doğruydu bir kere her şey! Partiden geliyordum. Kurgu değildi. Parti erken bittiği için de biraz orada tek başıma kalmak istemiştim, o kadar. Zihnimden geçen düşünceler ile içimden geçen düşünceler birbirine karışırken bu sefer kulağımı dışarıya verdim. Annem, uyuyacağım dedikten sonra nereye gittin, diyerek ağlıyordu. Onu o hâlde görünce üzüldüm. Ama uyuyacağımı söylememiştim ki! Arkadaşımın partisine gideceğimi söylemiştim o da izin vermişti. Hayır, kimse bana inanmayacaktı. Ben de zaten inanmalarını beklemiyordum. O yüzden susuyordum ya, kabul ediyordum her söyleneni. Ama içimden itiraz ediyordum, kimse bilmeyecek olsa da.

Düşüncelerim karışırken insanlara baktım. Herkesin yüzüne bakarken birden tüm sesler sustu. Herkes sustu ve herkes bana bakmaya başladı sadece. Sonra beyaz kıyafetli iki kişi kollarımdan sıkıca tutarak beni o beyaz araca bindirdi. Ruh Sağlığı ve Hastalıkları aracı. Hiç bir şey söylemeden, çırpınmadan araca bindim. Sadece kabul ettim olanları. Araç çalışıp sokaktan ayrılırken bir anneme baktım, bir de harabe eve. Son gördüğüm şey ise harabe evin yanan sarı ışıklarıydı.

Oysa ki o evde uzun zamandır kimse yaşamıyordu ve elektriklerin aktif olması imkânsızdı...

Etiketler
Rüya gerçekdışı psikiyatri şizofreni paranoid şizofreni hayal Hastalık Şifa hikayecilik hikaye yazarı

Yazar Hakkında

Ölümsüz_Bir_Kelebek

Yaşamak için yazan bir kelebek.

Yorumlar

  • 2 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap