Öykü

Süt İçen Ejderha (3. Bölüm)

  • 5 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Süt İçen Ejderha (3. Bölüm)

"Bir grup çocuğun ölüme terk edilmiş halde buldukları ve "ejderha" olduğunda ısrar ettikleri hayvanın ne olduğu hala gizemini korumaktaydı. Kimisi ateşi bittiği için hasta olduğunu, kimisi aç kaldığını düşünüyordu. Gamze de dedesinden aldığı izinle arkadaşlarıyla "ejderha"nın bulunduğu kovuğun önüne gelmiş, içerideki yaratıktan korkmakla birlikte yardım ettikleri taktirde zarar vermeyeceğine inanmaktaydılar. Aç olduğunu düşünerek ona süt getiren çocukları ne gibi bir macera bekliyordu?..."


“Kanatları var mı?”

“Şşşt! Sussana kızım ses etme. Parçalar bak hepimizi.”

“Hiii! Peki sustum...”

Mahmut'la Sibel el ele tutuşup beklerken, Harun da ani bir hareketle Gamze'nin omzuna dokunarak oyuğu işaret etti. İçeride bir kıpırdanma seziliyordu. İnce ve uzunca, üzeri pütürlü ve sanki balık pullarına benzeyen bir tabakayla kaplı bir şey, oyuğun ağzındaki toprak zemine sürtünüp içeri çekildi. Bu kuyruğu olmalıydı. Birazcık daha yaklaşarak oyuğun tam önünde adeta mevzilendiler. Uzunca yüzü, yine balık ya da timsah derisi gibi düzensiz ve pütürlü plakalarla kaplı sırtını, sırtı gibi aynı deriye sahip ince uzun bacaklarını, karanlıkta kaldığı için bariz görülmeyen, üzerinde iki yanından açılı bir şekilde dikilen, kulak mı yoksa boynuz mu olduğu belli olmayan kafasını zar zor seçebildiler. Murat yavaşça omuzundan çapraz astığı eski bez çantayı yere indirdi. İçinden küçük bir leğen ve bir şişe çıkardı. Mahmut fısıltıyla:

“Murat napıyosun, sen bu tarafa geç çabuk.” dedi

“Korkma bişey olmaz. Süt vericem sadece. Belki de açtır.”

“Olur mu öyle saçma şey? Ejderhalar süt içer mi? Et yerler onlar.”

“Et yiyorlarsa ağıldaki koyunlara niye saldırmıyor?”

Murat'ın son sözü üzerine söyleyecek bir şey bulamamışlardı. Çocuk haklıydı, et yiyorsa çevrede ona tepside sunulmuş gibi koca bir sürü koyun ve keçi vardı.

“Belki de hastadır, ondan saldıramıyor,” dedi Gamze.

“Ben sütü koyuyorum. Şuraya, tam oyuğun ağzına bırakıcam. Merak etmeyin, siz az geride bekleyin. Sütü içince bizi sever belki.”

Leğeni yere koyup şişedeki sütü boca etti. Sonra titreye titreye, bir yandan da sütü dökmemek için çaba göstererek leğeni oyuğun ağzına bırakıp çekiliverdi. İçerideki hayvan hala sırtı dönük bekliyor, acı acı inlemeye ve tuhaf sesler çıkarmaya devam ediyordu. Çocuklar üşümeye başlamış, zamanın nasıl geçtiğini de artık yavaştan kararan havadan anlamışlar, hep beraber evlerine dönmüşlerdi. Yolda yürürken bir yandan da yaptıkları ve yapılması gereken şeyler hakkında konuşuyorlardı...

Gamze avluya girdiğinde bir aşağı bir yukarı yürüyerek kendisini bekleyen dedesini gördü. Hava henüz kararmamıştı. Yaşlı adam bastonuna dayanarak küçük kızın yanına geldi. Gamze'nin yanakları al al olmuş, atkısını çenesinin altına sıyırmış, eldivenlerini çıkarıp bir elinde sallayarak dedesine heyecanla olanları ayaküstü anlatıyordu. Öyle heyecanlı ve şaşırmıştı ki konuşurken sık sık yutkunuyor, nefes nefese kalıyordu.

“Tamam kızım sen içeri gir, üşümüşsün hasta olma. Annen de seni bekliyor çok merak etti. Ben de camiye gidiyorum.” dedi dedesi.

“Tamam dedeciğim, hemen giriyorum.”

Annesine de bir çırpıda olan biteni anlatıverdi. Genç kadın dikkatle dinlemeye çalışırken bir yandan da gülmemek için kendisini zor tutuyordu. Zira Gamze böyle heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatırken incecik kaşları gerilip kasıldığında, siyah gözleri kocaman açıldığında, yanaklarındaki gamzeleri belirginleşirken küçücük ağzı açılıp kapandığında çok sevimli hatta komik bir hal alıyordu. O gece şüphesiz diğer çocuklar da anne ve babalarına coşku ve heyecanla aynı olayı anlatmışlardı. Ertesi sabah Hasan dede sabah namazından eve dönerken, kendisiyle beraber yürüyen ihtiyarlardan birisi konuyu açtı:

“Yahu bu çocuklar da amma tuhaf. Tutturmuşlar ejderha var diye. Sen ne diyorsun Hasan efendi?”

“Yani ben de şaşkınım. Ne olduğunu bilmiyoruz ama ejderha olmadığı kesin. Gerçekte var olmuş mu, olmamış mı bilinmez. Ejderhaya benzettikleri bir hayvandır desem, öyle bir hayvan da hatırıma gelmiyor.”

“Bir iş var bu işin içinde. Bizim torunlar da konuşup duruyorlar. Neredeymiş bu dedikleri yer?”

“Sarı Mustafa'nın ağıllarının yakınındaymış. Biraz bekleyelim hele de bir gidip bakmak icab edebilir.”

“İcab edebilir...” diye başını sallayıp tasdik ederek tekrar etti diğer ihtiyar Hasan dedenin sözlerini.

Hasan dede eve gelmiş, kahvaltı yapılmış ve küçük kız yine oyun oynamak için izin alıp dışarı çıkmıştı. Annesinin üşütüp hasta olmaması için dikkat etmesini tembihlediği küçük kız hemen diğer arkadaşlarıyla toplanmış, yeniden ejderhayı görmek için ağıllara doğru yola koyulmuştu. Oyuğa yaklaştıklarında yine sessizleşerek pür dikkat içeriyi süzmeye başlamışlardı. Dün bıraktıkları leğenin içindeki süt içilip bitirilmiş, boş leğen oyuğun içi denebilecek kadar geriye sürüklenmişti. Murat sessizce çömelerek ilerledi ve bir çırpıda leğeni çekip fırlayıverdi. O kadar gerilmişti ki kalbi kulaklarında atıyordu.

“Dedeme söyleyelim, o bir şeyler yapabilir. Belki hastaysa yardım ederiz,” dedi Gamze.

“Olmaz onu vururlar.”

“Hayır ya niye vursunlar?”

“Korkup vurabilirler.”

“Biz de vurdurmayız o zaman.”

“Ben başka bir şey diycem,” dedi Harun.

Herkes merakla ona bakıyordu. Ne diyeceğini sabırsızlıkla beklerken, yutkunarak söze girdi:

“Baytar...” dedi.

“Eee, nolmuş baytara?”

“Baytarlar, hayvan doktoru değil mi? Hasta hayvanları iyileştirirler, öldürmezler.”

Çocuklar birbirlerine baktılar. Harun'un sözü mantıklı olmasının yanı sıra, birazcık da riskliydi. Ama bu riske girmek gerekiyordu. Hep birlikte başka çare olmadığı konusunda mutabakat sağlayıp Harun'un fikrini kabul ettiler...

Çalınan kapının sesiyle, bir kadının yazmalı başı pencereden görüldü. Kadın, kapının önüne birikmiş çocukları görünce kapıyı açtı ve içeriye çağırdı.

“Hayrola çocuklar, ne bu telaş?”

“İsmet amca evde mi Tülay abla?”

“İçeride çay içiyor ne oldu deyin hele?”

".............."

“Hastamız var Tülay abla hastamız!”

“Tama canım ne kızıyorsun? Allah şifa versin.”

Gamze ile kadının diyaloğunun uzamasından korkmuş olmalıydı ki sert bir şekilde müdahale etmek ihtiyacı hissetti Mahmut. Kadın da onun bu tavrına gülerek yanıt verip onları baytar İsmet'in olduğu odaya buyur etti.

“Geçin şöyle sobanın yanına bakayım. Alın size kurabiye, bunları da yersiniz. İsmet amcaları bunlar senle görüşeceklermiş.” dedi. Sonra da gözünü kırpıp Mahmut'u işaret edip gülerek, “Hastaları varmış hastaları!” diye sertçe söyledi.

“İlahi çocuklar, durduk yere güldürdünüz beni de. Deyin bakalım nolmuş hastanıza? Kedi mi, köpek mi?”

“Ejderha!” diye atıldı Mahmut hemen. Baytar İsmet ve karısı önce birbirlerine, sonra da çocuklara baktıktan sonra kahkahayı bastılar.

“Ejderha mı? Yahu çocuklar siz rüya falan mı gördünüz?”

“İsmet amca dalga geçme! Bizimle gelirsen kendin görürsün. Ama çok hasta. Dedemlere söylemedik, korktuk onu vururlar diye.”

Gamze'nin de araya girmesiyle baytar ciddileşmeye, olayı kafasında evirip çevirmeye başladı. Onu da sarmıştı artık merak dalgası.

“Hmm. Neredeymiş bakalım bu sizin ejderhanız?”

“Sarı Mustafa'nın ağıllarının orada, mağarada duruyor. Dün süt verdik biz ona. İçmiş dün gece hepsini.”

“Süt koydunuz ve içmiş öyle mi?”

“Evet İsmet amca.”

“Tamam şu çayları içelim de bir gidip bakalım şu hayvana nesi varmış.”

Aslında çocukların bahsettiği hayvanın ne olduğunu anlamamıştı. Ama ne olmadığını anlamıştı. Bu kesinlikle bir ejderha değildi...

Etiketler
hayvan sevgisi duyarlılık ejderhalar ejderha ateşi Masal baytar edebiyat hikaye yazmak

Yazar Hakkında

Kemal Ağca

Mezar taşıma, "hep yazdı ama yazar olamadı..." yazın

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap