Fikir Düşünce

Sanal Kimlik Aşınması

  • 4 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Sanal Kimlik Aşınması

Mevsimlerden bahardı. Kapımız akşam ezanı vaktine dek açık olurdu. Hani eskimiş perdeden yapılmış kapı tülleri asardı annelerimiz, her esişinde okşardı başımızı şefkatle. O tül çıkmıyor hiç aklımdan. Bir sınır gibiydi dış dünya ile yuvamızın arasında. Dış kapıda her bahar gelişinde takılan bu tüller nereden çıkmıştı? Sahiden gözle gördüğümüz uzun kavaklardan dökülen pamuk misali polenler mi? Yoksa o zamanların mahremiyet anlayışı mı? Yahu o sıcakta tek ihtiyacımız olan rüzgarı dahi sınırlı alırmışız evlerimize, özelimiz olan yuvamızı gizlermişiz; olur ya yabancı bir göz değer diye. Peki annelerimizin bu denli sakındığı namahrem gözlerden biz neden korunmak yerine tam aksini yaptık, hiç düşündük mü? Oluşturduğumuz rutinimiz sahiden normal mi? Hâlâ hatırlarım; o eşarp hiç kulak arkası edilemez, yeleksiz çıkılmazdı. Babamın bilmem mini şort giyip kapı önüne çıktığını. Ve biz, çocuk aklı ile hep temizi gördük ve elhamdülillah öyle büyüdük. Her farzda olduğu gibi tesettür konusunda da sıkıntılar çıktı, çıkmaya da devam ediyor. Ama sahiden bunun için miydi? Daha güzel kombin kıyafetler giymek, saç derdinden kurtulup bir takım postmodern kıyafetler ile tarz olmak için miydi o verilen mücadeleler? Anımsarım, misafirliğe giderdik de o hanenin yatak odasının kapısı daima yarı kapalı dururdu. İçeride yasak bir şey olduğu için değil ama edeben yatak dahi gösterilmezdi. Yeni evi olanın ev turu bir eksik oda ile atılırdı, her odaya girilmezdi. Bu böyleydi; yani edebini, hayanı korumak, özelini gözlerden sakınmak zor değil, aksine fıtratın ihtiyacı buydu. Güzeldi korunaklı zamanlar. Peki şimdi? Medeni olduğumuzu sandığımız bu altın görünümlü (ahir) çağda yatak odasında storie atmayanı kınıyorlar?! İroni değil gerçek bu; pijama linki, çorap linki vermezsen küsüyorlar. Kim bunlar? Çıldırmış gibi benim evim, benim arabam, benim takılarım, benim eşyalarım, benim... diyen bu güruh tam olarak kim?

Biziz! Uzakta aramayalım. Temiz bir inanıştan uzak büyümüş çocuklar. Bir zamanın İslam fıtratı üzerine doğmuş pür-i pak evlatları. Ama büyürken ebeveyn tutumu ile kalplerindeki inanmak isteği söndürülmüş bir vesile ile köreltilmiş. Herkes doyuramadığı benliğinin derdinde en nihayetinde. Anne baba olsa bile.

"Kapan kızım Hüseyin’in kızı açık seçik derler" diyen babanın; ayetten bihaber, sırf baba isteği ile el alem için kapattığı başını sosyal medya fenomeninin akımına uymak için, pekâlâ açan bizim komşunun kızı...
"Ben yaşayamadım ah... Babam herşeyden geri koydu beni, aman yavrum sen göynünce yaşa." diyen Hatice teyzenin kızı, sosyal medyada boy boy kendi fotoğraflarını paylaşan ve uygunsuz kıyafetlerine hiç çeki düzen vermeden gururla sunan...

“Sabah namaza kalkmazsan seni döverim“ diye tehditler savuran babanın oğlu bu işte; şimdilerde namaz kılana tahammül edemeyen Emre.

“Erkek adamın erkek oğlu” diyerek sırtını sıvazladığı evladını anlamsız temenniler ile büyüten Hakkı abinin oğlu değil mi bak bu da? Hiçbiri kabul edilir türden değil. Ve bunlar sadece görebildiklerimiz. Peki kalpler ne olacak biri onu desin bana. Göremediklerimiz, müdahele edemediklerimiz... Bu kadar bozulmuş, yaratıcısına ihanet etmiş kalpler ne olacak? Kalp öyle değerli cevher ki, şahit olduklarımız ne ise ona göre bir şekil alıyor. Şayet Allah-u Teala'nın razı geleceği işleri takip ediyorsak ne âlâ; kalp zarar görmüyor. Hafazanallah Allah-u Teala'nın uygunsuz dediği halde, kıt ve aciz halimizle günaha ısrar ediyorsak o zaman ne olacak biliyor musunuz? Bizi hayatta tutan, temiz kan pompalayan kalp anlamını yitirecek. Sol yanımıza dokunsak attığını hissedeceğiz ama manen duracak. Oturduğum yerden evlilik dışı ilişkilere, ihanetlere, evin özellerine, varlarına yoklarına, dedikodularına şahit olacağım. "Dedikodu time" kisvesi altında günahı normalleştirip, bir de üstüne bununla övünüp heveslendirenlere bakacağım sessizce.

Ne güçlü değil mi? Harama gitmeye gerek yok, lütfen zahmet etmeyiniz; oturduğunuz, uzandığınız, yolculuk yaptığınız esnada bile kim ne yapıyor, nerede, kiminle, mutlu mu, mutsuz mu göreceksiniz. Kalbin kaysın diye ayağına geliyor zaten tüm batıllar, yasaklar. Çünkü sosyal medya olağanüstü, über bir yetkiye sahip. Bu aplikasyon ile bizzat biz serdik yaşamımızı göz değil gözler önüne. Parmağını dokunduğunda kızaracak bir kırmızı kalp butonu için bunca gencin heba oluşu, nice görmeye tahammül edilemeyen videolara konu oluşu. Haydi yine annelerimiz şanslıydı bilirlerdi çevre komşuları. Biz bilmiyoruz bir kare fotoğrafa kaç göz değeceğini, kimin ne maksatla bakacağını... Belkide umursamıyoruz bile. Çünkü beğenilmek, nispet boyutunda gülüşlerle poz vermek, bakın ben de buradayım demenin yeni yolu bu. İçimizdeki benleri başka yollar ile doyurma vakti değil mi? Düşünelim, bir kalbimiz olduğunu hatırlayalım üstadın dediği gibi. Bu dünya, biz insanlar ne maksat ile geldik gidiyoruz, amacımız ne, neye hizmet ediyor, ne için varız, sosyal medya denilen fırtınada neden savruluyoruz, doyurmamız gereken duygu ne? Eksikliğini hissettiğimiz her ne ise inanç sistemimiz bunu doyurmaya fazlasıyla kâfî. Bu yüzden diyoruz, helal dairesi keyfe kâfî. İçimize çekilelim, özümüze, utanmanın, yüz kızarıklığının en manidar olduğu günlere. Bizi koruyan tüllü kapılara bakalım biraz da. Vaktidir dostlar, biz de takalım tüllerimizi harekete geçelim.

Etiketler
Edep haya eskiler nostalji Ahlak tüller eskievler sosyalmedyagücü Değişim özedönüş mahrembilinci fenomen unutmak Kalp tesettüranlayışı

Yazar Hakkında

Nazan Sırakaya Görürüm

Söylemek istediğim nice cümleler içime sığmadığında kendimi bıraktığım tek yer kelimelerin yanıbaşı. Yazarak yetiştiğim, geliştiğim, kendimi iyi hissettiğim Efendi Dergi'de olmaktan çok mutluyum.

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap