Mürekkep Gençlik
- Esra Nur Kırbaş
- 1 Kas 2016 - 10:11
- 3 dk okuma süresi
- -
- 0
İlk okul birinci sınıftan beri, hatta belki aileden öğrendiğimiz ilimle elimiz kalem tutuyor. Yazabiliyoruz. Bazılarımızın karar vererek, bazılarımızınsa içinden gelen fırtına eseri yaptığı bir eylem bu. El yazısıyla yazıyoruz, düz yazıyla yazıyoruz. Mürekkeple yada dijital ortamlarda öyle yada böyle yazıyoruz.
İşte ben her ilmin ve her sanatın kaynağı olan, kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim de ismi zikredilecek kadar derin manaların anahtarı kalemden ve onun eylemi olan yazıdan yola çıkarak anlatacağım bana göre gençliği.
Ben içinden yazıyorum gençliğin. Tam ortasından seslenmesem de,kenarından köşesinden fısıldıyorum. Yaşarken gözlemliyorum bizi. Kimi boyumdan büyük, kimini baksam da göremiyorum. O sebeple ilk evvela içime dönmeyi deniyorum.
Tüm hazırlıklarım tamam. Bir makale yazar gibi yaşayacağım anımı.Önüme beyaz boş kağıtlar olarak dizdim hayallerimi. Etrafındaysa cilt cilt tecrübelerim duruyor. Müzik çalarımda naif bir keman resitali var. Sanki tüm güzellikler orada saklı… Tertipli düzenli giyim kuşamım. Masam sade ve temiz. Her şey yerli yerinde. Ve en son üstadlara özenerek sahip olduğum o cezbedici dolma kalemimi alıyorum elime. Tecrübelerim önümde, sakinlik kulağımda gençliği yazacağım içime dönük. İlk çizgimi atacakken bir terslik oluyor, yazamıyorum. Mürekkebimin olmadığını fark ediyorum.
Tüm o hazırlıklarımın pembeden laciverte çaldığı an. Müzik çalarım tekliyor. Tecrübelerimi açıp bakıyorum içleri bomboş. Hayallerime göz gezdiriyorum hepsini rüzgar savurmuş. Tüm çiçekler solmuş, denizler çekilmiş… Kız kulesi kaçırılmış İstanbul gibi kalıyorum öylece. Benim tarafa bir umutsuzluk hakim.
Bu sefer gönül gözümü kafesinden çıkarıp yeniden göz gezdiriyorum fısıldadığım köşeden. Bir genç kız, güzel bir el yazısıyla yazılmayı bekleyen şiir gibi parıldıyor orada. Ama ne kağıdı var ne kalemi. Ne de onu yazacak katibi. Geçip gidiyor saçlarını savurarak. İşte kimimiz böyle. Hiç yazılmamış şiir gibi, farketmeden kendimizi büyüyoruz.
Kafamı sağa çevirdiğim de bir genç adam var. Düz yazıyla yazılmış bir hikaye gibi. Gözleri dalgın, yüzü güleç ve sırt çantası dolu. Onun hikayesini o değil başkası yazmış gibi huzursuz ve bir o kadar da güvende. Etrafına toplamış insanları yabancı olduğu hikayesini anlatıyor. Yanındakiler sıkıldığında minik bir yalan uydurup renklendiriyor kendini. Tek yapabildiği bu. Kimimiz de bu hesap, doğaçlama hikayemizi biliyormuşçasına yaşıyoruz.
Kalkıp biraz daha ilerlediğimde kol kola girmiş grup halinde gençler görüyorum. Onlar ciltlerce yazılmış bir destanın baş kahramanları gibi. Sanki yürekleri ellerindeymiş gibi cesaretleri göz kamaştırıyor. Emin adımlarla koşup uzaklaşıyorlar yanımızdan. Herkesin uçurum gördüğü yolun sonunda, hedeflerini görüyor olacaklar ki bir an bile tereddüt etmiyorlar. Onlar da böyle, ellerindeki kalemlerle yüreklerine hakikat kazıyorlar.
Herkesin arkasını döndüğü tarafa baktığımda kalemi kırılmış, mürekkebi yüzüne gözüne saçılmış birileri var. Yüzündeki izi silmekle meşgul de, yazmaya vakti yok gibi. Kimi eline tutuşturulan kağıdı alıyor. Kimiyse alaycı bakışlarını gönderiyor uzanan ele. Ben de diğerleri gibi korkarak yönümü değiştiriyorum. Bazen de böyle, üzerimize sinen ağır romanları silmekten yeni hikayeleri gözlerimiz görmüyor.
Ne çok mürekkep izi var öyle değil mi? Her insan bir alemken, her genç alemini ararken bizi bir tarifle özetlemek imkansızı mucizeleştirmek olmaz mıydı?
Dediğim gibi ben bu kalabalık meydanın ücra bir köşesinden seslenen, içeriden biriyim. Anladığımdan çok, gördüğüm bir gençlik var. Yani ve-l hasılı kelam demem o ki; Gençlik birey birey mürekkep olup aktıkça içine, sadece kendini yazıyor…
Yorumlar