Mahfuz
- alime boyabat
- 6 Oca 2018 - 16:22
- 1 dk okuma süresi
- -
- 1
Gücüne gidiyordu, güller böyle çabuk kurumamalıydı. Düşmemeliydi başın yere. Elimde sızlanan kamış, böyle ciğer delmemeliydi. Sesini aramalıydım ben yüzlerin arkasında. Kanına ekmek doğrarken bülbül, bahçelerde yakasını yırtmalıydı gül.. Yoldan geçen meczûb, kimsenin anlamayacağı bişeyler söylemeliydi. Duraksamalıydı ân. “Ey kalbimin küsü! Onca acı ve tortudan geriye kalanımsın!” derken, sığmamalıydı kabına yâr. Bu hâr gâh hararetlenmeliydi, gâh bahâr..
Gücüne gidiyordu. Yüzü yüzüne denk düşünce bir nehir kırılıyordu ortalayı, ateşe odun atıyordu dedem, demlenmiş ömründen dolduruyordu bir bardak, besmeleyle çalkaladığı ağzına götürüyordu, aheste. Boş kalan yanına bakınıyordu öyle. Gücü üzülüyordu, “Sesi eczâ olanım ey, daha kaç minder eskitecek yokluğun?” diyebiliyordu, yorgun. Ömrünün en solgun kıyamında, bir güncenin saklısında eriyordu sevgiliden hediye bir çift nigâh.
Dışarıda yamalık gibi attırıyordu kar, içeride uykuya dalıyordu bahar.
Yanığına karanfil basan, ey! Boynu bükülüyordu sabrın, ellerim ellerinizi hiç tanımamıştı oysa. Nasıl birşey içime kıvrılarak b/akışınız, mahfuz. Üzerimde gök çimenler bitse de bitmeyecek olan hasret. Bir çocuğun gözünü şefkatle silen gözyaşı. Elleriniz, eski raflarda unutulan tebessüm masalı. Iğıl ığıl akan ırmak yalnızlığı. Dingin sızı…
Gücüne gidiyordu, gözleri uzaklarda kalmamalıydı bu kadar. Kanmalıydı bu hikâyeye. Oysa en güzel aldanıştı. Bu söz bizi aştı..
Yorumlar