Güncel

Küresel Secde

  • 10 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Küresel Secde

Kürsellik dünyayı öyle kasıp kavurarak etkisi altına aldı ki; buna kayıtsız kalmak, görmezden gelmek, üç maymunu oynamak imkansızlaştı.

Tedricen ilerleyen, tebdili kuşanan, tecdidi savunan ve tecride mecbur bırakan küreselleşme, sistematik bağlamda fazlası ile hedefine ulaşmış vaziyettedir.

Binleri, milyonları hatta milyarları mankurtlaştırmak yani köleleştirmek için küreselleşmeden başka bir yol izlemek mümkün değildir. Bunun fazlası ile bilincinde olan kimi ağır toplar; bunun her varyantına servet ödeyip, her adımını sıkı takip edip, her merhalesinde alın teri dökerek zaferlerine giden yolun çilesini çekmeyi kutsal addetmişlerdir.

Mankurtlaşma yani köleleştirmeyi gerçekleştirmek için küresel ortaklıklar kurup azami müşterekler oluşturmuş ve neticesinde de tek tip insan formu çıkararak, çarkları altında ezdiği bu sefilleri kendisine secde ettirmiştir.

Secde yalnızca Allah’ın huzurunda eğilerek yükselmek demek değildir.

Çin’de bir adamın üç gün internet başından kalkamaması sonucu ölmesi, küreselleşme bazında secdede ölmektir. Çünkü bunu dikte etmiştir küresel akıl.

Kişileri ailelerine, çevrelerine, arkadaşlarına ve dahi benliklerine yabancılaştıran isimler, sıfatlar duymalarına rağmen bunlara anlam yükleyemeyip tepki verememelerine sebeb olan ve yalnızca küresel haz peşinde koşan kimseler  haline getirmişlerdir.

Bunun da örneğini kitabında Cengiz Aymatov bir yaşanmışlık üzerinden şöyle vermiştir: “Bir savaş olur kızılderili bozkırında. Ve savaşı karşı taraf kaybeder. Kızılderililer bu kişileri, üç dört gün güneşin altında aç susuz bekletir. Vücutları iyice uyuşan bu kişilerin diri diri kafatası derisini keser ve yerine hayvan derisi diker. Ondan sonra yine güneşte bekletir. Bu bekleyişle deri büzülür ve beyin büzüşür. Ayrıca çıkan kıllar deriye takılıp beyne döner ve saplanır. Bu da hafıza kaybı ile veya ölüm ile sonuçlanır.

Yani kişiler ölmeyecek kadar güçlü ise hafızalarını kaybedip mankurtlaştırılır. Köle olarak ya çoban yapılır ya başka bir görev emredilir. O kişi de koşulsuz itaat eder ve başkasına inanamaz, güvenemez.

Bu yüzden aileler evlatlarının mankurtlaştırıldığını öğrendiklerinde artık ondan hayır gelmez deyip acılarını içlerine gömerek aramazlar.

Ancak bir anne öyle yapmaz ve mankurtlaştırılmasına rağmen oğlunu arar. Bir yerde çobanlık yaptığı halde bulur oğlunu. Yanına gider ve “Oğul ben senin annenim hadi gel eve gidelim.” der. Ama çocuk hiç bir şey hatırlamaz ve kadını tersleyerek gönderir. Kadın giderken onu köleleştiren kişi gelir ve “O kimdi?” Diye sorar. O köleleştirilmiş çocuk “Annem olduğunu söyledi ve gitti.” der.

Efendisi(!) “O senin annen değil , seni köleleştirmeye geldi, öldür onu!” der. Annesi bir umut, bir kez daha denemek için arkasını döndüğünde yayını iyice çekmiş olan oğlu oku bırakır ve anne karnına saplanan ok ile ölür. Başındaki beyaz eşarp güvercine döner ve çığlık atarak o çocuğa kim olduğunu hatırlatmaya çabalar. Ondan sonra da yaklaşık 200 sene o vadide inler ve hep bu olayı anlatır.

Bu olayı kitabında okuyanlar Cengiz Aymatov’a bu kitabı “Kırgızlar, Çeçenler, Ahıskalılar” gibi ülkelere karşı komunizm zulmü üzerine mi yazdığını sorarlar. O da “Hayır. Evet onlar da var ama asıl kast edilen ruhunun beynine deri dikip büzüştürülenlerdir.” der.

“Yani beynini büzüştürerek kendisini mankurtlaştırıp geçmişini unutan, değerleri ile bağını koparan ve kavramların içini boşaltan kişilerdir.” der. İşte küresellik sloganı ile mankurtlaştırılan insanımıza yapılan tam da bu. Ruhunun beynine deri dikildi ve modern köleler haline getirildi.

Peki bunu yapmayı nasıl başardılar ?

İşte bunun cevabı, meseleyi daha anlaşılır kılacak niteliktedir.

“Antropomorfizm!” Yani “Tanrı’ların(!) şahıslaştırılması”

Bunu yaparak “içindeki devi uyandır” sloganını zihinlere yerleştirdiler ve güçlü insan imajları çizerek insanın da tanrılaşabileceği aptallığını onlara zerkettiler. Şayet olamazsa bile hayatını bir süper kahramanın gelip kurtaracağına inanmalarını sağlayarak, onların kutsallığını(!) kabule mecbur bıraktılar. Bu da hevasını ilah edinenleri, nefsini de Tanrı görme saçmalığına sevk etti. Yahut bir süper kahraman bekleyişi içerisine girmeye sevk etti.

Tanrı’ların tanrısı(!) Zeus deyip zihinlere kazıdılar. Akabinde Thor geldi, Loki geldi, Eros geldi, Afrodit geldi, Herkül geldi, Hulk geldi, Süperman geldi ve daha binlercesi geldi. Zihinlerini bunlara kaptıran topluluk ise her birisinin kendilerinde oluşturduğu hayranlık vesilesi ile ne geldi ise baş üzerine dedi ve kabulden de öteye giderek örnek alıp benzemeye çalıştı. Bu kabule açıklık da beraberinde köleliği getirdi. Kavramların içi boşaldı. “Tevhid, İman, Cihad, Şehadet, Şeriat, Hilafet…” ve daha bir sürü kavram anlamını yitirdi. Kişiler geçmişini ve geçmiş büyüklerinin kadr-u kıymetini unuttu. Benzemeye çalıştığı kültürün hayallerinin objesi olarak hayatını hebaya açık hale getirdi ve hep bir kahraman beklentisi ile gayret etmekten yüz çevirdi.

Üstelik bu saydıklarımız işin en korkunç yanı da değil. Bu projenin öyle korkunç bir yanı var ki etkisi diğer saydıklarımızdan da büyük.

Nedir o korkunç etki ?

Köleleşen zihinlerin imanı kabul edememeleri ve inkara sürüklenmeleri.

Nasıl mı? Bu proje ile sürekli şahıslaştırılmış tanrıcık(!) görenler, görünmeyene iman etmenin ne demek olduğunu idrak edemez hale geldiler. Ve görünen varken görünmeyene iman etmeyi saçma gördüler. Tıpkı Mekkeli müşrikler gibi. Onlar da diyordu, “Biliyoruz Lat, Menat ve Uzzanın Allah olmadığını. Ama bunları görüyoruz!” Kendilerince sembolleştirdikleri putları ilahlaştırma sebebi olarak ileriye “görmeyi” süren Mekkeli müşriklerin zihin dünyasına benzer zihin dünyasına sahip bir gençliği inşaa eden bu antropomorfist atılım vesilesi ile gayb alemine olan iman, fazlası ile sarsıntıya uğramış ve gençlik, üstadın da dediği gibi, özene özene özünü kaybetmiştir. İşte bu tehlikeyi görmezden gelmek büyük vebaldir. Zira ağlayan bebeğine susması için televizyon alternatifini sunan anne, oğlu ısrarla istiyor diye telefonunu veren baba, yeğeni, kardeşi, evladı istiyor diye antropomorfist çağrışımlarda bulunan süper kahraman oyuncakları alan iyi yürekli(!) anne, baba, nene, dedeler… Bilmelidirler ki, kendilerince iyi zannettikleri bu baştan savmalarla, gayb alemine iman etmekte zorlanan bir nesil inşaa etmektedirler.

Onların ahiretini hiçe saymaktadırlar. Ve onları Allah’a asi olmaya her an hazır kimseler haline getirmektedirler. Zira “içindeki devi uyandır” sloganı zihinlerine yerleşen kimseler, kendisinin devliğini yani yüceliği iddia edecek konuma er ya da geç gelecektir. Nurullah Genç der ki: “Allah’ın değer ölçüleri haricindeki bütün değer ölçüleri şeytanidir!” Ancak içindeki devi(!) uyandıran bu kimseler, kendilerince değer ölçüleri koyacaklardır ve bu değer ölçülerini hayatlarının merkezine alarak, hevalarını ilahlaştıracaklardır.  Nitekim de öyle olmaktadır. Mesela bir film içerisindeki bir kare, bu mesajın zihinlere nasıl kodlandığını gözler önüne serer niteliktedir. Filmde bir hoca öğrencilerine top oynatacaktır. Ama onlara topa vurmaları için bir şart koşmuştur. O şart, “her topa vuracak olan kişinin, bir hayalini söylemesi ve hayali ile vurması” dır. Hepsi söyler ancak birisi “Tanrı olmak” diyerek vurur. İşte insanın içerisindeki devin uyandırılması safsatası ile inşaa edilmek istenen şey tam da budur. Yani şahıslaştırılmış Tanrı ile görünmeyen alem bağının koparılması ve hevaların ilahlaştırılarak kişinin haddini aşması. Evet bu haddi aşmaktır. Zira Kuran-ı Kerim’de bunun bir örneği vardır ki azabı ebedi kılan ve kişinin mel’un olmasının sebebi olacak olan bir rezilet olarak geçer.

Allah (جل جلاله) Hz. Adem (عليه السلام)’ı yarattığında, ona bilmediği her şeyi öğretmiştir. Meleklere bu şeylerden sorunca “biz senin öğrettiğinden başkasını bilmeyiz” demişlerdir. Nitekim, “Yeryüzünde kan dökecek kimseleri mi yaratacaksın ya Rabbi?” diye sormuşlardı. Allah (جل جلاله) “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” diye ferman buyurduktan sonra da Hz. Adem’i yaratmış ve her şeyi ona öğretmişti. Bu yüzden melekelere sordu ve onlar bu ikrarda bulundu. Bunun üzerine Hz. Adem (عليه السلام)’e sormuş ve o her sorulanı doğru bir şekilde cevaplamıştır. Allah (c.c.) meleklerine ve İblis’e Hz. Adem’e (tahiyyat) secde etmeyi emretmiştir. Bütün melekler itaat edip tahiyyat (saygı) secdesinde bulunmuş ama şeytan büyüklenerek reddetmiş ve “Onu TOPRAKTAN, beni ise ATEŞTEN yarattın!” diye itirazda bulunup kibirlenmiş ve kendince ver değer ölçüsü çıkararak bunu muteber addetmiştir. Bunun üzerine iblis konumuna düşürülmüş ve ebedi cehennemlik olarak lanetlenmiştir.

Fark ettiyseniz, şeytanın iblis olmasının ve ebedi cehennemlik olmasını sebebinin “içindeki devi uyandırmak, kibirlenmek, kendince bir değer ölçüsü çıkarmak” olduğunu çok rahat görebilirsiniz.

Kişinin kendince bir değer ölçüsü çıkarmasının ve büyüklenerek haddi aşmasının Allah katındaki nefreti, işte böyle laneti mucibtir.

Zaten çoğu kahraman(!) ve slogan bu amaç ile ihdas edilmiştir .

“Peki bu sayılanlar tamamen tahakkuk etmiş iken, neslimiz bu zehir tarafından zehirlenmiş iken ve kangren yayılıyor iken nasıl bir çözüm arayışı içerisine girilmelidir?” diye soran olacaktır.

Buna da kısaca cevap vermeye çalışalım.

Bu konuda saygı değer üstadım Nurullah Genç’in güzel bir ayrımını kullanmak meseleyi daha da akılda kalıcı hale getirecektir kanaatimce. O der ki: “Kişi ya toprak medeniyetindendir ya da ateş!”

İşte çözüm bu. Ateş medeniyetinin herzelerine prim vermeden ve onların çocuklarına meydanı boş bırakmadan toprak medeniyetinden olabilmek. Ve bu ancak “TEVHİD” ile mümkündür.

Zira tevhid kişiyi “Allah’tan başkası huzurunda kıyam etmekten, rüku etmekten, secde etmekten ve hadsiz ta’zim göstermekten” şiddetle meneder.

Bu da omurgalı ve şahsiyetli karakterlerin meydanlara atılmasına ve toprak medeniyetini inşaa etmesine zemin teşkil eder.

Bu konuyu aleme gelmiş en müstesna kişinin rehberliğinde idrak etmeye çalıştığımızda karşımıza, muhteşem bir örneklik çıkacaktır.

Bir gün Mekkeli müşrikler Efendimiz (صَل الله عليه و سلم)’e gelerek (onu hiç bir şekilde davasından döndüremedikleri için) sana bir teklifimiz var derler ve tekliflerini sunarlar “Bir yıl sen bizim Tanrı’larımıza (haşa) ibadet et bir yıl biz senin Tanrı’larına. Üstelik ilk yıl biz ibadet edeceğiz sen değil” Efendimiz (صَل الله عليه و سلم) çok keskin bir nefret ile reddeder bu çirkin teklifi.

O müşrikler bu tekliften de vazgeçer yukarıda anlatmaya çalıştığımız şeylere benzer bir şey teklif ederler. Derler ki “Sen bizim putlarımıza sadece selam ver, geç karşılarına selam ve biz toplu olarak ebediyen senin dinine girelim?” Yani sıradan bir taş parçası karşısına geçip selam vermesi şartı ile hepsi bütün Mekke müşrikleri müslüman olacak ve islamın yayılması önündeki en büyük engel ortadan kalkacak. Çok cazip gibi gelen bu iğrenç teklif karşısında Efendimiz (صَل الله عليه و سلم)’e Kafirun süresi nazil olur. Allah (عز و جل) şöyle ferman buyurur: “De ki: Ey kafirler! Ben sizin taptıklarınıza yapacak değilim. Siz de benim taptıklarıma tapacak değilsiniz. (Aynı şekilde) ben sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Sizin dininiz size, benim dinim banadır!”

Ayetin muhteşem karşı çıkışını görüyor musunuz?

Putun karşısında ta’zim ile kıyam etmeyi bırakın, selam vermeyi dahi “taptıklarınıza tapacak değilim” hassasiyeti ile reddetmiş ve islamın bundan münezzeh olduğunu en üst perdeden nazara vermiştir. İşte “tevhid” budur. İşte muvahhid olmak bunu gerektirir. Yani Allah’tan başka kimse yüceltilemez, ve onun değer ölçülerinden başka değer ölçüsü yoktur. O toprak üstün diyorsa, üstün olan topraktır ve  kimse ateşlik yapamaz. Batı “devleşerek küçülten bir perspektif çizmiş iken, İslam Allah’ın huzurunda eğilerek yücelten” bir perspektif çizmiş ve müntesiplerini, Allah’tan başkasına ta’zimde bulunmayacak bir izzet ile terbiye etmiştir. Evladına tevhidi öğretmeyen her ebeveyn, onu bir şeylere köleleştirdiğini, onu mankurtlaştırdığını ve küresel dünyanın oyuncağı haline getirdiğini bilmek zorundadır. Bu da küresel dünyanın çirkinliklerinin tamamını, şahsına yakıştıracak bir nesil oluşmasının müsebbiplerinin kendileri olduğu gerçeğini ve gerek elindeki telefon ile gerek masasındaki bilgisayar ile, gerekse de antropomorfist bir oyun veya film ile küresel secde etmelerinin doğrudan faili olduklarını alenen gözler önüne sermektedir. Zira sebeb olan yapan gibidir (*) kaidesince bu ihmalkarlıkta bulunanlar, bunu yapanlar hükmündedirler ve doğrudan sorumludurlar.

Sözün özü; hayali karakterler ile neslimizi sürekli bir kahraman bekleyen tembeller haline getirenler, onları modernlik(!) adı altında küresel sacidler haline getirmiş, onları görünmeyen aleme iman edemeyecek hale getirmiş, hadlerini aşmaktan imtina etmeyen kimseler kılmış ve rahmani ölçüler haricindeki ölçüler ile değer yargıları oluşturan acizler eylemiştir. Var olup görünmeyeni redderek, görünen ama aslı olmayan modellere razı etmiştir.

İslam ise “tevhid” hakikati ile Allahtan başka kimseye ta’zim edilmeyeceğini emretmiş, yüceliğin yalnızca Allah’a ait olduğunu haykırmış, Allah’tan başkasının huzurunda “kıyamda bulunulamayacağını, secde edilemeyeceğini” nazara vermiş, omurgalı bir şahsiyet olarak kendilerini yetiştirmelerini üst perdeden emretmiş ve tek değer ölçüsünün “Allah’ın koyduğu değer ölçüsü” olduğunu ifade etmiştir. Bütün bunlara rağmen, evladının köleliğinden rahatsız olmayacaklar olursa bilsinler ki Allah onların azabını “korkudan gözlerinin dışarıya fırlayacağı bir güne” ertelemektedir. Ve Allah “hesabı çetin olan”dır.

Tevhid ile evlatlarını terbiye edenler ise, vesile oldukları bu güzellikler ile, sayısız ecirlere ulaşacak ve sadaka-i cariye ile sayısız ikramlara mazhar olacaklardır.

Artık dileyen öğüt alsın vesselam!

Etiketler
İman Secde Tevhid küresel model

Yazar Hakkında

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap