Karmakarışık Şeyler Enstitüsü
- Kemal Ağca
- 6 Eyl 2020 - 16:19
- 5 dk okuma süresi
- -
- 1
Politika ve bürokrasi her zaman nefret ettiğim kavramlar olmuşlardır. Bana göre bunları "teşbihte hata olmamalı" kabilinden teşbih edecek olursak bir zarurete benzetebiliriz. Vücudumuzun enerji ihtiyacını karşılamak için bir şeyler yiyip içmek zorundayız. Onlardan arta kalanları da vücuttan atmak zorundayız. Bu aslında hiç de keyif veren bir süreç değil ve çeşitli hastalıklarla oldukça acı verici de olabiliyor. Bu politika ve bürokrasi gerekli midir? El hak, gereklidir. Fakat sancılıdır, kirlidir. Mecburiyetten dolayı gönlün istemediği şeylere el imza atabilir. Çünkü bir şeyler yenilmiştir ve arta kalanlar çıkmalıdır. Böyledir...
Her ne kadar kızıp hoşnut olmadığımız gelişmeler olsa da "En kötü devlet, devletsizlikten iyidir." zihniyeti ile binlerce yıldır varlığımızı sürdürmekteyiz. Çünkü işgal edilip parçalanan, bir vatanı kalmayan, yurdu olmayan nice insanları esefle izliyoruz. Bu zihniyet, bizi yaşadığımız anda memnun etmeyebilir, fakat aynı zamanda daha iyiye gidebilme ihtimalini de saklı tutar.
İşte diyeceklerim bu noktada başlıyor...
"Devlet millet içindir." anlayışını "devletin malı deniz" şekline getirip, zihinlere bunu yerleştiren şahsiyetsizler, devletin millet için olduğunu kavrayamayan millet yüzünden var oldu desem? Benim cumhuriyet ve demokrasi ile ilgili düşüncelerim bana kalsın da gelin sizlerle bu içinde bulunduğumuz durumu konuşalım.
Daha önceki yazılarımda taviz hakkında bir şeyler demiştim. Bu tavizler başka tavizleri doğurdu ve durum olabildiğince kötüleşti. Peki bunun ıslahı için ne yapmak lazım gelir? Bunun ıslahı için hiç şüphesiz, bize bu tavizleri verdiren sebepleri bir kağıda yazarak bir bakmamız gerekir. Bu bireysel olarak yapılabileceği gibi, devlet olarak da yapılmalıdır. Eğer bu yapılmazsa, ciddi anlamda bir felaketin bizi beklediğini görmemek hiçbir mazeret gerektirmez.
Hadi bu tavizleri anlarım, her ne kadar getirisi felaket arifesi olsa da. Peki ya görmezden gelmek, taassup ve körlük? Bunun sebep olacaklarını bana kim söyleyebilir? Girdiğim her sohbet ortamında, her platformda yeri geldiğinde şunu söylerim:
"Ben üfürükçüye gidip de parasını kaptıran, tecavüze uğrayan, bir şarlatana mürid olup da mağdur(!) olan, daha az emekle daha çok kazanmak isterken evdeki bulgurun yanı sıra tüm kuru gıda ve bakliyattan olan "......lara" ve ".....lere" asla ama asla acımıyorum. Beter olsunlar. Birisi sana gelip de "şu kötü fiili yap" diyebilir. Ama onu diyenden daha fenası o denileni yapandır. Şeytandan beter insanlar diyoruz ya hani, işte bunlar onlar."
"S.O.S." diyorum ben bu olaya kısaca: "Sülün Osman Sendromu."
Sülün Osman meşhurdur. Öyle bir dolandırıcı ki ünü dünyaya yayılmış. Adamın bir savunması var, "Ben, beni dolandırmak istemeyen kimseyi dolandırmadım." diyor. Haklı mı? Sözünde haklı ama özünde savunma sayılmaz. Adam gelip diyor ki "Bu köprü benim (Boğaz köprüsü), çok iyi kazandırıyor ama ben ilgilenemiyorum. Şu kadar fiyata bunu satayım sana, sen bunun on katını kazanırsın." Bunu duyan uyanık(!) da tava gelip basıyor parayı. Tabi o zamanlar "yap, işlet, devret" olayı da yok ki öyle zannetti diyesin. Ne diyeyim şimdi ben bu uyanık(!) ve bunun gibilere? "......." diyorum ne diyeceğim? Enayi...
Yahu, bilmediğin bir işe girişirsen kandırılman, dolandırılman kehanet değil! Bunun mazereti cehalet be kardeşim... Cehalet bilmemek değil öğrenmemektir. Bilmeyene öğretirsin de cahile bir noktayı dahi öğretemezsin. "İlim kendin bilmektir..." der Yunus Emre. "Sen kendini bilmez isen, ya nice okumaktır..."
Sen kendini bilemedikten sonra sarık sar, cübbe giy, namaz kıl, zikir çek... Sen kendini bilmeszen, filanın peşine takılmadan önce yürüdüğü yola bakmazsan, dahası yürümen gereken yolun mahiyetini öğrenmezsen daha çok aldanırsın, daha çok mağdur(!) olursun.
İnsanlarımızda bir "oldum" hastalığı peyda olmuş. İlmi yok, ama adam ermiş. Beyni yok ama fikri var. Sosyal medya ansiklopedisi ile kendisini geliştirmiş, hayata dair tüm fikirleri o "muhteşem" dizilerden oluşmuş, toplumsal sorunlara sadece bir kadın programı izleyerek hakim olmuş, gelecek ve nesil yetiştirme kaygısı o saçma ve aptalca evlilik programlarıyla şekillenmiş bir sürü "......."
Programın birisinin ismine bakarak zaten olayı kavrarsınız. "Gelinim olur musun?"
Olay baştan bitiyor zaten. Mantık çerçevesinde hangi erkek annesi böyle bir şekilde bir kıza talip olur? Talip olan taraf hep erkek değil midir? Kadın hem örfen hem de yaratılış bakımından matlup değil midir? Al sana bir kültür darbesi daha... İçeriğine hiç girmeyeceğim, çünkü çok şükür hem izlemedim hem de gerek yok, adı ele veriyor zaten maksadını.
İşte taviz dedik ya, beyni göz bebeğinden küçük insanların izlemesi için yine cebi beyninden büyük insanların yaptıkları şeyler mesela bunlar. Kültür, örf, adet ve din bu şekilde tahrip oluyor. Ve insanlar bu şekilde aptallaşıp canileşiyor. Kuduz köpek gibi herkes bir şeylere saldırıyor. Kimse yıkmayayım da yapayım demiyor. Herkesin elinde bir balta, sanırsın Hz.İbrahim'in peşine takılmış put kırmaya gidiyorlar...
Günlük konuşma kapasitesi on bin, düşünme kapasitesi üç kelime ile sınırlı insanlar gelmişler, "şu şöyle olmamalı, bu böyle olmamalı" deyip duruyorlar.
"Nasıl olmalı peki?"
"Bilmiyorum ama böyle olmamalı...."
"Yapabilecek şeyler biliyorsan söyle be kardeşim?"
"Devlet yapacak abi. Devletin vazifesi bu."
Bak bir demet maydanozdan daha zeki olmayan arkadaşım, millet nasılsa devlet öyle olur. Zeka seviyesi en bilinen bilim insanının zekasından düşük olmayan, ahlaki ve bilimsel yönden bilgi ve kültürü muazzam derecede gelişmiş bir milleti, seni yönetenler gibileri yönetebilir mi? Elbette daha donanımlı, daha çevik, daha adil, ve daha erdemli kişiler yönetir öyle bir milleti. Devlet yapacak diyorsun ya hani, sen önce bir ona layık ol da devlet onu yapar veya onu yapacak bir devletin olur.
Anne evde aptal evlilik programlarını izler, çocuk zihnini sünger gibi emen internet fenomenlerini izler, baba sadece futbol maçlarını izler, evin kızı tiktok videoları çeker ve sen devlet yapsın dersin.
"Okuyan var mı?"
"Benim kız bu sene Hacettepe tıpı kazandı abisi."
"Peki Hacettepe tıp kızını kazandı mı?
"Nasıl anlamadım?"
"Anlamanı beklemiyorum zaten. Ara sıra ben de boş konuşurum bakma sen."
Sahi konusu açılmışken, siz bir üniversite ve bir bölüm kazandınız ya hani. Yani şunu diyorum, "Siz o kazandım dediğiniz şeye bir şeyler katabilecek misiniz?" Yani öyle bir yetiştirilmiş olmak lazım ki, ortamın rengiyle renklenmeyip, ortama rengini verebilecek bir kültüre sahip misiniz? Mezun olup o okuduğunuz bölümün mesleğini icra ederken topluma fayda sağlayacak mısınız; yoksa 17 Ağustos müteahhitleri gibi, "Aman iyileşmesin yoksa ilaç satamayız!" diyen doktor ve eczacılar gibi, "Ben namazımı kıldırırım, hutbemi elimdeki kağıttan papağan gibi okur maaşımı alırım." diyerek toplumun ahlakını, dini yaşamını ve kültürünü dert etmeyen imam efendi gibi mi yapacaksınız? Öyle yapacaksanız eğitimini aldığınız şey sizi kazanmamış demektir ve siz sadece bir tiyatro kuklası gibi oyundaki rolünüzü itaatkarca sahneler ve çekilirsiniz. İplerin kimin elinde olduğunu hiç düşünmeden hem de... Perdeler kapandığında adınızı kimse iyi anmak bir yana hatırlamaz bile.
"Peki ne yapmak lazım sen söyle?"
"Kendini geliştir, çocuğunu yetiştir, kitap oku..."
"Abi vaktimiz mi var?"
Doğru kardeşim özür dilerim. Senin vaktin yok. Hiçbir zaman da olmadı. Senin zamanın tükenmiş. Ölüsün sen, yaşamıyorsun. Yaşatman için önce yaşaman lazım zira...
Etiketler
Yazar Hakkında
Kemal Ağca
Mezar taşıma, "hep yazdı ama yazar olamadı..." yazın
Yorumlar