Karaağaç Gölgesi
- Muhammed Balaban
- 27 Ara 2020 - 16:14
- 4 dk okuma süresi
- -
- 14
Kavurucu yaz sıcağına aldırış etmeden, kırdığı taşların tozu içinde arada bir belini doğrultup koluyla yüzüne dolan ter damlalarını siliyordu. Ekmeğini taştan çıkarmak tabirinin câiz olduğu bir manzaraydı. Gölgesine sığınabileceği bir ağaç dahi yoktu yakınında. Çok uzağında sadece bir ağaç görünüyordu. Kırdığı taşlar sağa sola dağılmış, önünde iri bir kaya parçası kalmıştı. Kayaya indirdiği tokmak darbelerinin çıkardığı sesten kayanın çok sert olduğu anlaşılıyordu. Görünen o ki en zorunu sona bırakmıştı. Yılların kazandırdığı tecrübe ile kayayı ortadan ikiye ayırmıştı ama bir hayli kuvvet harcamıştı. Elindeki tokmağı ikiye ayırdığı kayalardan birinin üstüne koyup tekrar terini sildi. İki elini kasık boşluğuna götürüp baktı. “İşte bunu ben yaptım” der gibiydi. Oturup dinlenmesi gerekir diye düşünürken kafasını kaldırdı. Eliyle bana gel diyordu. Etrafta benden başka kimse yoktu. Aracımdan inmiş yaklaşık iki saattir kendisini seyrediyordum. Sonrasında peşpeşe üç kez ıslık çaldı. Belli ki bana sesleniyordu. Yanına varıp selam verdim. Ter duman içindeydi.
“Hoş geldin delikanlı, hayırdır ne ararsın buralarda.”
“Hoş buldum, ben şehirde veterinerim, şu karşı köyde biri çağırdı, hayvanlarının tedavisi için. İşimi bitirdim gidiyordum ki dikkatimi çektiniz."
“O zaman seni Allah gönderdi. Bugün benim çocuk yok, hanım da buraya kadar gelmesin hasta haliyle. Yemeğimi hazırlamıştır. İşim bitseydi gidecektim eve ama bu kaya sert çıktı. Evden yemeği alıp getiriverir misin?”
“Elbette getiririm. Hangi köye gideceğim. Eviniz köyün neresinde? ”
“Karataş köyünü bilir misin?”
“Evet, 2 km sonra sağa döneceğim. ”
“Köye girişte yolun üstündeki ahşap ev. Dikkat et bahçede köpek var. Hanımın adı Zeliha, seslenirsen duyar seni. Bir de çelik uçlu kamayı da versin. Ben şu ilerideki karaağacın dibinde olacağım.”
Tarif ettiği gibi dediklerini yaptım. Zeliha teyzeye de durumu izah ettim. Yüzüme uzun uzun baktı.
Aracı yolun kenarına çekip, karaağaca doğru yürüdüm. Amca namaza durmuştu. Namazını bitirip taşla uğraşmaktan nasırlaşmış ve çatlamış elleriyle, sepetten çıkardığı tandır ekmeğini böldü ve yarısını bana uzattı.
“Amca siz yiyin, ben birazdan giderim zaten. ”
Kaşlarını çattı, çakır gözleriyle bakışı “Bu sofrada sana da yer var, önüne konulan nimeti geri çevirmek bizm kitapta yazmaz.” der gibiydi.
Sepetteki yemekleri de çıkarmasına yardımcı oldum. Az önce şimşek gibi çakan gözleri gülmeye başlamıştı. Seyrek bıyıkları altından ettiği tebessümünü de görmemek mümkün değildi.
“Bizim hanım misafirim olduğunu anlamış delikanlı, yemekleri fazla koymuş bugün.”
Anadolu insanının misafire gösterdiği hürmete bir kez daha şahit olmuştum. Her iki lokmada bir tas su içiyordu. Kendi su ile doyacak fakat misafiri yemeklerle doyacaktı. Çünkü sepetten çıkan yemekler kendisini ancak doyurabilirdi.
Amcayı kırmamak için yedikçe yedim. Doydum dediysem de şundan da ye bundan da ye ısrarlarına hayır diyemedim. Diyemezdim de.
Sofra bezinde kalan yemek artıklarını pınarın hemen yanında ki oyuk bir taşın içine döktü. Börtü böcek de nasibini alsın düşüncesi yüreği temiz insanımızdan başka kime ait olabilirdi...
“Eee çay olmadan olmaz” dedi ve karaağaçta asılı duran bez torbayı aldı. Belli ki çay için gerekli olan malzemelerdi. Daha önceden hazırlamış olduğu çalı çırpıları tutuşturup, duman isinden kararmış çaydanlığa suyu koydu. Kısa sürede çayımız hazır olmuştu.
“Eee anlat bakalım delikanlı?”
Ne anlatabilirdim ki. Beni tanımasını çok istiyordum Durmuş Amca‘nın. Beş yaşıma kadar onların komşusu olduğumu anlatsa mıydım? Sonra evladım deyip sarılmasını öyle çok istiyordum ki. Şu karaağaç gölgesi altında rahmetli babamla onun ne anıları vardı. Ahh o gün o yangın olmasaydı bunca yıl ayrı düşmüş olur muyduk? Yanan evimizi görmek istedim az önce ama hiç bir iz kalmamıştı. İzleri kalbimde halen dün gibi. Babamın cansız bedeninin evimizin külleri içinden çıkarıldığını unutabilir miyim? O yangından beni kurtaran Durmuş amcayı bugün uzaktan izleyeyim derken, misafiri oldum. Ya Zeliha teyze? Bugün uzun uzun bakınca acaba tanıdı mı beni. Babama mı benzetti?
Annemi de o yangından beş ay sonra kaybetmiştim. Kimsesiz kaldım derken altı ay kadar bana annelik ve babalık etmişlerdi. Nasıl unuturum iyiliklerini. Servet abimi de görmek isterdim. Geçimini taş kırıp taş duvar örmekle sağlayan Durmuş amcaya Servet abim ile az mı yemek getirmiştik.
“Delikanlı, delikanlı!”diye seslendi. Gözlerimin dolduğunu görmesini istemedim ama çoktan fark etmişti bile.
“Hayırdır yahu, ne bu dalgınlık, duman mı dokundu gözlerine?” Çayımı tazeleyip uzattığında ellerinden tuttum. “Durmuş Amca...” deyip yutkundum.
“Adımı nerden biliyorsun. Yoksa Zeliha mı söyledi? Köyden birine mi sordun?”
“Hayır Durmuş Amca, ben rahmetli Zeki Öztürk’ün oğluyum”
Elindeki bardağı yere koyup ayağa kalktı .
“Sedat, oğlum!”
"Yirmibeş yıl sonra kavuştuk Amca. Sizi arayıp soramadım. Hakkınızı helal edin. Okumak için İzmirde yatılı okul kazanınca, orada bir aile evladı gibi baktı bana, okuttu. Sonra da Antalya ‘ya geçtik."
Seni çok aradık be oğlum. İnsan arada bir gelip yoklar.
“Çok istedim ama buna izin vermediler. Ben de özellikle burayı istedim. Daha on gün oldu geleli. “
“Hoş geldin Sedat’ım, hoş geldin.“
Yirmibeş yıl sonra, çocukluğumda su içmek için uğradığım karaağacın gölgesinde nasipmiş kavuşmamız.
Etiketler
Yazar Hakkında
Muhammed Balaban
45 yaşındayım. Zonguldak doğumluyum. Bir devlet kurumunda Sağlık çalışanıyım . Şiir, öykü ve deneme yazıyorum.
Yorumlar