Kanlı İdeoloji
- Mahmut Hilmi Çengel
- 9 Nis 2017 - 11:06
- 4 dk okuma süresi
- -
- 1
Ruanda Cumhuriyeti, Afrika kıtasının orta bölümünün doğu kesiminde bulunan 20 bin km2 alana sahip, komşu ülkesi Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin gölgesinde kalan küçük bir ülkedir. Son sayımlarına göre tahmini nüfusu 11 milyon civarlarındadır. Ruanda yakın tarihin en acı ve gizli tutulmuş olayına şahit oldu: Soykırım. 2004 yılında Güney Afrika’da çekilen orijinal adıyla “Hotel Rwanda” ismiyle piyasaya sürülen Kanadalı, İngiliz, İtalyan ve Güney Afrikalı (Bu da Avrupa’nın kendisini insanlara nasıl sempatik gösterdiğinin bir yolu olmalı(!)) ortak yapılan yapım, yazıdan sonra izlemenizi kesinlikle tavsiye ettiğim filmdir.
Yavaş yavaş girişi yapalım. İlk olarak Avrupa’nın (günümüzde de devam eden) “demokrasi ve barış getirme” yönteminden 1890 yılında her Afrika ülkesi gibi Ruanda da maalesef nasibini almıştır. Vahşice ve sahtekârca yapılan bu sömürge yöntemini ilk olarak Almanya üstlenmiş ve Ruanda Alman Doğu Afrika’sının bir parçası olmuştur. 1900 yılında Almanların misyonerlik faaliyetleri başlatılmış ve daha sonraki zamanlarda yerli halka kahve ekimini başlatıp bunun üzerinde ihracata başlayarak para kazanma yöntemine girişilmiştir. Almanya I. Dünya Savaş’ı yenilgisine yaklaştığından mıdır yoksa “bu ülkeden para kazanılmaz.” diyerek sömürmek vazgeçtiğinden midir bilinmez ama Belçika ordusu ile hiç didişmeden; kısacası “bayrağı teslim ederek” Ruanda’dan ayrılmıştır. Belçika’nın bu ülke üzerindeki manda yönetimi, uyguladığı politikalar ve buna BM’nin göz yumması hatta onaylaması. Bölgede varlığını hissettiren, “artık ben buradayım” diyen Belçika yönetimi, 1933 yılın da ilk barış(!) hareketine başlayıp, aynı dil, kültür, ırka sahip insanları kendi uydurduğu ırklara ayırarak ve bunu bireylerin kimliklerine damgalayarak yeni sınıfları resmileştirmiştir. Bu da bölgede o zamana kadar hiç vuku bulmamış bir keşmekeşin fitilleyicisi olmuştur.
Ayrışma nasıl başladı? En kolay kazandırılan kesim olan “genç nüfus” ile. Belçika yönetimi eğitime kanlı parmağını sokarak yön verdi. Tarih kitaplarına ülkenin tarihinde olmayan tarihî bir olay eklendi. Didaktik kitaplar ironilerle dolduruldu. Ruanda halkını birbiri ile sürekli çatışan gruplara ayrıldı. Sömürgeciler, kabile olarak ayırdıkları grupları dış görüşlerine ve mesleğine göre adlandırmışlardı. Kendilerine göre bir kast sistemi. Tutsi (büyükbaş hayvan sahipleri), Hutu (çiftçi) ve Twa (avcı, çömlekçi) sınıfları ortaya çıkartılmıştı. Belçika devleti tarafından 1934 de yapılan nüfus sayımında sınıf ayrımı hayvan sayılarına göre yapılmıştı.
Sırasıyla Tutsi> Hutu> Twa olarak sayılmış ve sınıflandırılmıştı. Belçika ülkenin en varlıklı olan Tutsi kabilesini destekleyerek onlara özel olduklarını hissettirmişlerdi. 1946 yılında Birleşmiş Milletler kararıyla Belçika bölgede ki manda yönetimini sonlandırmış idaresinde Güvenli Bölge ilan etmişti. Fakat bağımsızlık hala kazanılmış değildi.
Manda yönetimi bittikten 13 yıl sonra çiftçi kesimi olan Hutular, ülkenin üst yönetiminde bulunan Tutsilere karşı ayaklanma başlatmış ve halk arasında büyük gerginlikler 10 bin kişinin ölümüne ve 150 bin Tutsi’nin zorunlu göçüne sebep olmuştur. Hutu siyasetçileri radikal kararlar ile Tutsilerin önemsizliğini vurgulayarak Hutu halkını nefret ile doldurmuştur. Hutu siyaset ve askeri gücü ülkenin yönetimini tam gücü ile ele aldığı zaman 1 Temmuz 1962’de tam bağımsızlığını ilan ederek Belçika idaresinin ülkedeki gücüne son verilmişti. Batı gidiyordu ama pisliği hala doğuda idi.
Hutulara karşı kinleri bulunan Tutsiler yönetimi tekrardan ele almaya çalışsalar bile başarılı olamamış ve askeri darbeler ile kanlı bir şekilde engellenmişlerdir. 1990 yılına kadar Tutsilerin asi orduları güçlenmiş ve Hutu yöneticilerini hedef almaya başlamışlardır. 93 yılına gelindiği zaman araya (tekrardan) BM girerek Ruanda’ya bir barış(!) ordusu göndermiştir. Ne gariptir ki 1 yıl sonra Hutulardan olan devlet başkanı Juvénal Habyarimana’nın uçağı Hutular tarafından güvenlik altında tutulan bölge sınırları içerisinde düşürülmüş ve sebebi hiçbir zaman açıklanamamıştır. Hutulu fanatiklerin şiddetli ırkçılığının bir eseri olduğu düşünülen bu eylem, son dönemlerde Ruanda siyasetinde ve başkanın diplomatik çalışmalarında büyük önem arz eden Tutsilere gösterilen ılımlı davranışlara karşı yapılan bir kalkınma göstergesi olduğunu söyleyebilir. Ama daha önce de belirttiğim gibi uçağın düşme sebepleri hâlâ meçhuldür. Bizim yakın tarihimizde de buna benzer olaylar mevcuttur.
Bu olay sonrası Tutsiler ve muhalif Hutuları yönetim de dâhil hiçbir yerde istemeyen fanatik Hutular tarafından bir soykırım başladı. Hutu radyoları ve gazetelerinde ölüm listeleri hazırlanarak kişiler direkt hedef olarak gösterildi. Hutu milisleri, neredeyse ellerine geçen her aletle, balta, bıçak, satır, taş ile Tutsileri öldürmeye başladılar. Parası olan Tutsiler kurşun parası vererek, acısız ölümü satın alıyorlardı, olmayanlar ise en acımasız şekilde öldürülüyordu. Öldürmekten yorulan Hutular, Tutsilerin kaçmasını önlemek maksadıyla aşil tendonlarını kesiyor, dinlendikten sonra katliamlarına devam ediyorlardı. Kilisede rahipler, hastanede doktorlar, ellerindeki Tutsileri cellatlarına teslim ediyorlardı. Ceset saklanabilecek her yer cesetlerle dolmuş, cesetlere saldıran köpeklere sinirlenen Hutular, o dönemde neredeyse ülkedeki tüm köpekleri öldürerek yok etmişlerdir. Dünyada ki soykırımlara seyirci kalmayacağını söyleyen Fransa ve ABD gibi ülkeler, bölgeye müdahale etmemek için
BM’de soykırım sözcüğünü içeren tüm önergelerde değişiklik isteyerek, belgelerden çıkartılmasını istemişlerdi(!).
Batının ikiyüzlülüğünün bir örneği de şudur ki: Katliam haberlerini alan RYB üyeleri Ruanda’nın doğusundan girerek başkente kadar ülkeyi ele geçirince Fransa ani bir karar değişikliği yapıp hemen katliamı destekleyen Hutu hükümetine askeri yardıma başladı.
Bölgeye yaptığı çıkartmalar ile başkentin batısından Kongo’ya kadar olan bölgeyi ele geçirerek katliamı engellemeye çalışan RYB askerlerinin girişini engelledi. Ve sorumlu oldukları bölgede yapılan katliama müdahale etmemekle birlikte sadece o bölgede 200 bin kişinin de ölümüne seyirci kaldılar.
Ruanda toprakları dünya üzerindeki en kanlı ve gözyaşlı topraklardan biridir. İç savaşın ilk 100 günü 800.000’e yakın insan öldürülmüştür. Ruanda devletinin yaptığı resmi veriler göre soykırım süresince 1.074.017 insan hayatını kaybetmiştir. Ülkede ki tüm devlet kurumları ve ekili alanlar yerle bir olmuştur.
Doğu der ki Batı’ya, güneşi fethetsen de,Ruh gerçeği bendedir, madde yalanı sende.
N.F.K.
Yorumlar