Hikayesi Anadolu
- Meltem Ortakcı
- 28 Nis 2018 - 11:10
- 1 dk okuma süresi
- -
- 0
Eskiden eşleri göçüp çocukları da yuvadan uçunca ev sahibini yalnız bırakmamak için muslukları açıldığında uğultuyla konuşan duvarlar, mutfağa giderken besmele niyetine ses veren gıcırtılı tahtalar, sesi aşağı mahalledeki merkeplere karışan köstekli saatler vardı. Bir de günahıyla sevabıyla, şeksiz şüphesiz, şartsız şurtsuz sevmeler… Şimdilerde hep bir, “Ya giderse?…” korkusu… Artık eşyaların sesiyle birlikte bekletenin bekleyene olan umudu da göçtü gitti. Geriye kalan çok az şey var. Mesela bazı kadınlar! Her daim ıslak bakan gözleri sadece gülmekten değil; ağlamaktan da kırışmış güzel ama sevgisiz kadınlar! Oyalı yazmalarının önünü her seferinde anadan doğma bir ustalıkla bağlayıp ne olursa olsun dik durmayı şeref bilen kadınlar. Size birini tanıtayım:
Annemin annesi.
Rahmetli koca Maamut’un yarım asırlık hanımı.
Hâlâ içi yandı mı onu “Kör sevdük…” diye sever.
Adı değerli bir taş ama adının da kadınlığının da kıymeti bilinmeyenlerden.
Tam yaşını bilen yok, kendisi de dâhil.
Olur da yaşını soracak olursak ayıp bir sırrı saklarmış gibi tedirgin olur; sanki elinden gidiverecekmiş gibi.
Ayvalar çiçek açmışmış doğduğunda, anası öyle demiş.
Bizi, yavrumun yavrusu; kara yavrumun ak yavrusu diye sever. Şiir gibi.
Gözleri; buruşuk gözleri hep “az önce ağlamış gibidir” ama her şeye bitmez bir merhametle bakar.
Elleri çiçek tarlası…
Kokusu, Bolu dağlarından çam kolonyası…
Şayet bir şeye çok gülerse usulca utanır; hem öyle kalabalığa da gelemez.
Dua ederken Allah’ım demez, canım Allah’ım der; duysan utanırsın.
Adına yazılmış hiç şiir yok.
Belki de sağlık karnelerini saymazsak adına yazılan ilk şey bu.
En sevdiği türkü: “Yarim İstanbul’u mesken mi tuttun?”
Hikayesi derin.
Hikayesi mahrem.
Hikayesi Anadolu.
Yorumlar