Din

Gönül Ceylanı

  • 5 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Gönül Ceylanı

Ukbâ Faslı

Görmeden seni isteyen gönlüm, görünce nasıl dayansın!..

“Evliyâullaha tuzak olan o hayaller, Hudâ bahçesinin ayyüzlülerinin cemâllerinin yansımasıdır…” [1]

Mevlânâ Celâleddin er-Rûmî

 

“Ey bir cihanın tok gözlüleri vuslatına susamış olan sevgili!

Senden ayrı düşmek korkusu ile cihanın kahramanları titremekte,

Ceylanlar, senin gözüne bakmakla ne kazanırlar?!.

Ey zülfü arslanlara ayak bağı olan güzel sevgili!..”[2]

Şems-i Tebrîzî

 

Cennet’te Cuma yamaçları, kimi mü’minler için haftanın altı günlük firâkının vuslat demi olacak olsa da, bu bir açıdan böyle. Diğer açıdan, o Cuma vuslatlarının, altı günlük ilahî iştiyak günlerinin ateşleyeni olmayacağı ne malum! Henüz hiç görmediğimiz o Cemâl-i Bâkemâl’e bu dünyadan dahi yükselen hasret, aşk ü şevk, şevk ü iştiyaklar, O’nu gördükten sonra kim bilir nasıl kanatlanacaklardır?!. Göz görmeyince gönül katlanırmış, doğru. Demek göz görünce gönül katlanmaz, katlanamaz; gördükçe ister, istedikçe göresi gelir… Cennet’te Cuma günleri ehl-i cennet Cemalullah’a nazar edecekler’miş. Merak ediyorum, kim bilir, her Cuma gören kafa ve gönül gözünün verasındaki aşık ruhlar, nasıl bir küllî özlemle, bütünü kuşatan bir hasretle şevkleneceklerdir, iştiyakla gerileceklerdir kimbilir? Küllî; bütüncül, her bir cüz’üyle, “kül” edici bir hasretle geçen altı gün boyunca… Şükürler olsun: Aşk duygusunun sonsuzluğu ve sınırsızlığı, sonsuz ve sınırsız Cennet hayatında son bulmayacağını ve sınırlandırılmayacağını ihsas ediyor.

Anlaşılan ilahî aşkın istikameti, Cennet veya Cemalullah’a vuslat’la sınırlı olmayacak ve olamaz da, belki esas sonsuzluğuna ve sınırsızlığına yelken açacak. Sonsuz ve sınırsızlığa açık bir aşka, vuslat içinde vuslatlar yolculuğu devam etsin diye iştiyak mâyesi çalınacak, her vuslatta yeni bir iştiyakla aşk, yolculuğunu sonsuzluk istikametinde sürdürecek. Neden böyle? Vuslat bir sondur çünkü bir bakıma. Cennet’se, sonsuzluk diyarı. Cemâlî vuslat, kemalî vuslatla sonsuzluğa yelken açacaktır. Cemâlî vuslattan sonsuzluğa ve sınırsızlığa uzanan zamansızlık yolunda yok olmakla evvel’e ulaşır aşk, ulaştığında evvel âhir olur, derken ezel ve ebed’in tâ kendisinde seyr ü temaşa[3] devam eder gider. Sefersiz seyir durağanlaşabilir mi? Haşa! Fakat gönül heyecan istiyor. İsteten de vermek istiyor ki istetiyor. İstetene de kurban, istettiğine de kurban.. isteği Yaradan’a kurban…

Bütün dünya ve mâfihâ güzellerinin, yanında ancak sönük bir şu’le gibi kaldığı Cennet ve mâfihâ güzelleri, o Hazreti Cemîl ü Zülkemâl’in cemâli karşısında sönük bir şu’leden farksızdır. Allah’ın yüzü, ehl-i Cennet’e Cennet’i unutturacak[4] ve bu nisyanda yeniden bir aşk zamanı başlayacak, sonsuz ve sınırsız bir aşk zamanı. Dûn hayat mertebesi olan dünyada Allah’a aşık olmanın bir nevi meyvesi olan uhrevî Cennet, ölüm ötesi ulvî hayat mertebesinde dünyadakinden çok.. daha aşkın bir aşk serüveninin ibtidâ çizgisi olacak! Ümidimiz ve inancımız o ki: Hiç son bulmayacak bir sevda bizi bekliyor. Kâinâtın özü gönüller, hiç bitmeyecek bir taşkın aşka burada hazırlanıyor. Ne diyelim? Tûbâ! Tûbâ! Tûbâ lenâ!.. Tûbâ limen kâne lenâ ve künnâ lehû!…

Şüphesiz dünyadaki ilahî aşk ile, Cennet’teki ilahî aşk arasında öyle büyük farklar vardır ve olacaktır ki, belki de bu farkların en küçüğü (!), uhrevî aşkın “acısız” olmasıdır. Nasıl ki Cennet, bütünüyle haz, zevk ve lezzet âlemidir; elemsiz, zahmetsiz, meşakkatsiz, kedersiz bir ana yurttur. Öyle de Cennet gönüllerdeki ilahî aşkın iştiyak ateşi –mevcut olsa da- yakmayacaktır; azabı, azb’e (tatlıya), ızdırabı inşiraha, inkisarı infitâha dönüşecektir. Ve o “sonsuz aşk”ın serüveni ikinci bölümüyle varlık sahnesine taşınacaktır…

Ey aşkının cilveleriyle mest olduğumuz, ey sevgisinin göz kırpmalarıyla sarhoş kesildiğimiz, gözlerimizi alan güzel, gönüllerimizi çalan sevgili!

 Bizi cilvelerinin membaı cemal-i bâ kemalinin karşısına geçirdiğinde sana göz kırpmayı ihanet telakki ederim. Göz kırpma salisesi kadarcık olsun, cemalinden mahrumiyeti kaldıramam. Göz açıp kapayıncaya kadar olsun beni nefsimle baş başa bırakma diye dünyada dualar etmiş bu ben’i, ne olursun, hiç göz kırpmadan Senin’le eyle! Dileğim senden: “Mâ zâğa’l-basaru ve mâ tağâ” âyetinle serfiraz kılmandır. Bahtına düştüm, “Lekâd raê min âyât-i rabbihi’l-kübrâ” âyetinle sınır koyma araya lütfen. Büyük vuslatta -en büyük de olsa- âyetlerini değil, o âyetlerinin delalet ettiği cemâlini, cemâlinin ait olduğu zat-ı akdes’ini istiyorum, bizatihi Seni diliyorum ey âyetleriyle muhât Zât!

Sen ey, Cehennem’i şehevâtla, Cennet’i mekârihle muhât kıldığı gibi, Zât-ı Kibriyâ’sını da âyâtıyla murâd kılan Yâr-ı Vefadâr! Dünyanın şe’ni olan ef’âlî âyetlerin, esmâî âyetlerin, sıfâtî âyetlerin ve şuûnî âyetlerin verâsındaki Zât’ınla Sen’i, bütün âyetlerinle kitap kitap, sure sure, kelime kelime, harf harf, hareke hareke, nokta nokta okumak istiyorum! Okumak için ayne’l-yakîn görmem gerek. Başımı gökyüzüne kaldırmış, Necm (yıldız) suresinin yıldızlarını seyrediyorum, âyetlerinde seyrediyorum, hayran hayran, dalgın dalgın. İç geçirerek, iç çekerek. Titrek dudaklarım da kıpır kıpır:

 “Mâ kezebe’l-fuâdü mâ raê… Mâ zâğa’l-basaru ve mâ tağâ. Lekâd raê min âyât-i rabbihi’l-kübrâ. Gönül, gördüğünü yalan saymadı. Göz kaymadı, şaşmadı, aşmadı da. Vallahi gördü, hem de Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü!” (Necm 53/11, 17, 18) âyet-i kübrâsı… İlme’l-yakîn okuyorum… Kâinat kitabında Kur’an’ı okuyorum, Kur’an’ında kâinatı. Kevnî âyetlerinle kelâmî âyetlerinin manasını, kelâmî âyetlerinle kevnî âyetlerinin manasını okuyorum, anlamaya çalışıyorum… Hayallerimde hakka’l-yakîn… Diyecek hiçbir şey bulamıyorum. Tek kelimeyle: Bitirimsin sen, bitirim, diyorum!..

Ey Sevgili, En Sevgili… Hep Sevgili!..

Ümraniye – İstanbul

 

[1] Mevlânâ Celâleddin Rumî, Mesnevî‑i Şerîf (terc. Şefik Can) 1/26.

[2] Şems-i Tebrîzî, Makâlât, s.313, Çvr. Mehmet Nuri Gençosman, Ataç Yayınları, İstanbul, 2007.

[3] İlahî güzellikleri temaşa deyince… Feth b. Saîd el-Mevsılî es-Sağîr (ö.220/835) geldi kalbe… Ona göre, ma­rifet sahibi olan bir sâlik konuştuğunda Hak’tan bahseder, yaptığı işi Hak için yapar, isteğini Hakk’a arzeder* Muhabbet konusu üzerinde de du­ran Feth’e göre gönül gözüyle sürekli ola­rak sevgilisine bakan onunla neşelenir, sevgisini kendi arzusuna tercih eden onun tarafından da sevilir; onu özleyen, ondan başkasında gözü olmayan ve on­dan korkan kişi ilâhî güzelliği temaşa mertebesine ulaşır.** (* Feridüddin Attâr, Tezkiretü’l-Evliya, s. 377, İstanbul 1985. ** Münâvî, el-Kevâkib, I, 151).

[4] Aslınca Cemâlullah’ı görse, Cehennemlikler bile Cehennemi onuturlar ki Seriy es-Sekatî (ö.253/867) şöyle buyurmuştur: “Cehennemlik olanlar, Cehennem’de iken Allahü teâlâyı görmekle şereflenebilselerdi, hiçbir zaman Cennet’i hatırlarından geçirmezlerdi. Çünkü, ismi azîz olan Hak teâlâyı seyretmek, rûha o kadar çok neşe verir ki, bu neşe ona, bedeninin çektiği azâbı unutturur. Bu azâb ile meşgûl olmak hatırına bile gelmez. Cennet’te ise, Allahü teâlâyı temâşâdan daha mükemmel bir nîmet mevcut değildir. Cennette’ki nîmetlerin hepsi yüz misli arttırılsa, fakat Cennet’te olan kimselerle Allahü teâlâ arasında bir perde bulunsa, yine de cân u gönülden feryâd ve figân ederlerdi.”

Etiketler
Ayet Aşk Hak Cennet Cehennem

Yazar Hakkında

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap