Feminizm/Eski Türkler'de, Osmanlı'da ve Türkiye'de Kadın-2
- Ömer Güncü
- 2 Mar 2021 - 09:17
- 30 dk okuma süresi
- -
- 0
Eski Türkler'de Kadın
İslam öncesi Türklere ait bilgiler M.Ö. 4000-4500 yıl gerilere kadar ulaşmaktadır. Bu konu bağlamında her şeyden önce Türk dili analiz edilmelidir. Hiçbir Türk dilinde cinsiyet ayrımı yoktur. Çünkü Türk kültüründe cinsiyetler arası ayrımcılık bulunmamaktadır. Ayrıca ilk şamanların kadın olduğuna ve bu nedenle kadın şamanların, şaman topluluklardaki en güçlü ruhsal liderler olduğuna inanılmaktadır.
Ayrıca 'Tengri' kelimesinin de cinsiyeti yoktur. Türk aileleri ataerkil değildi. Çünkü ana tarafından ‘dayı’, ‘tagay’, ‘kufduk’ ve ‘teyze’ gibi akrabalık adları Türk dillerinde bulunduğu halde, baba tarafından akraba adları Türk lehçelerinde daha sonraki bir döneme aittir. Bu bilgilerin dışında; devlet yönetiminde Kağan’ın kararı, Hatun katılmadıkça geçerli sayılmıyordu. Yine tarihî kaynaklarda Türklerin önem verdikleri haklara, “ana hakkı” dedikleri ve bunu da “Tanrı Hakkı” ile eşit tuttuklarını görülmektedir.
Orta Asya Türk devletlerinin hepsinde (İskitler, Hunlar, Göktürkler, Uygurlar) kadın önemli hak ve yetkilere sahip bulunmaktadır. Örneğin İskitler'de, her kadının İskit erkekleri gibi savaşçı ve asker olarak yetiştirilmesi geleneği vardı. Bundan dolayıdır ki İskitli göçebe kadınlar her savaşta erkekleriyle birlikte çarpışıyorlardı.
Türk devletlerinde Türk kadınları bu tür faaliyetleri büyük bir vakar ve haysiyetle yürütmüşlerdir. Hatta bu türlü faaliyetlerde öylesine büyük yetkilerle hareket etmişlerdir ki; Büyük Hun İmparatorluğu adına Çin ile ilk barış antlaşmasını, Mete'nin hatunu imzalamıştır. Kısacası kadınsız hiçbir iş yapılmazdı. Evet, Hunlar döneminden itibaren kadın-erkek ayrımı yapılmadığı ve kadın erkeğin tamamlayıcısı olarak kabul edildiğinden kadınsız hiçbir iş yapılmazdı. Yabancı devletlerin elçileri sadece hakanın huzuruna çıkmazlardı. Elçilerin kabulü esnasında hatunun da hakanla beraber olması gerekirdi. Bazen de hatunlar tek başlarına elçileri kabul ederlerdi. Avrupa Hun ülkesine gelen elçiler Attila'nın eşi Arıg-Han tarafından kabul edilerek devlet işleri görüşülebilmekteydi. Kabul törenlerinde, ziyafetlerde, şölenlerde hatun, hakanın solunda oturur. Siyasî ve idarî konulardaki görüşmeleri dinleyerek fikrini beyan eder hatta harp meclislerine bile katılırdı. Gökalp bu durumu: “Eski kavimler arasında hiçbir kavim Türkler kadar kadın cinsiyetine hak vermemişler ve saygı göstermemişler” şeklinde izah etmektedir. Abbasiler Devleti ve Büyük Selçuklu Devleti'nde kadına şöyle bir bakacak olursak bazı Türk kadınlarının, bir Arap-İslam devleti olan Abbasi devleti yönetiminde söz sahipliği yapmalarıdır.
Bu kadınların inanılmaz derecede bir zenginliği var idi. Vezirlerin atanmasından bazı kanunların çıkarılmasına kadar etkili olabilmişlerdir. Bunları yapabilmek bir siyasi zekâ ve tecrübe istediğine göre söz konusu kadınların da bu özelliklere sahip olduğu rahatlıkla söylenebilir.
İslam dininin kabulü ile Türk toplum hayatı üzerindeki etkilerine bakıldığında Türklerin İslam'ı kabul etmeleriyle sadece dinî inanışları değişmemiş ayrıca toplumda siyasal ve toplumsal değişiklikler de yaşanmıştır. Türk insanı İslam'a girdikten sonra bir taraftan kendi örf ve adetlerini korumaya çalışırken bir taraftan da Arap, Fars ve ileriki dönemlerde Bizans kültürünün etkisine maruz kalmışlardır.
İlk Müslüman Türk devletleri hanedanlarına mensup kadınlar, özellikle siyasî ve idarî hayattaki ağırlıklarını muhafaza etmiş ve zaman zaman gereğini ifa etmişlerdir. Selçuklular'da hatunlardan bazıları sarayda sultanın yanında değil geçici veya devamlı olarak başka bir şehirdeki sarayda kalırdı. Sultanla birlikte otursun veya oturmasın hatunun emrinde küçük çaplı idarî ve askerî teşkilat, özel bir hazine, özel bir vezir ve diğer görevliler bulunmaktadır.
Hatunlar yeri geldiklerinde bulundukları yerden ayrılarak sultanın yardımına gidebilirlerdi. Örneğin; Tuğrul Bey, Hemedan şehrinde üvey kardeşi İbrahim Yınal tarafından kuşatılınca Tuğrul Bey'in eşi Altuncan Hatun'un, emrindeki Oğuzlarla Bağdat'tan kocasının yardımına gittiği bilinmektedir.
Terken unvanı ile anılan bu hatunların kendilerine ait yurtlukları, divan teşkilatları, askerleri ve önemli gelirleri olan hazineleri vardı.
İslami dönem Türk toplumlarında ve devletlerinde de kadın, sosyal hayatta da sahip olduğu haklarını korumuş ve devam ettirmiştir. Ailede anne nüfuz sahibidir ve görüşleri dikkate alınmaktadır.
Fakat Anadolu'ya gelindikten sonra devlet sisteminde bir takım değişiklikler yapılmıştır. Büyük Selçuklularda olduğu gibi büyük toprak parçaları ıkta olarak verilmemeye başlanmış, idarî konularda kadının rolü en aza indirgenmiş, aşiretler parçalanarak toprağa iskân edilmeye başlanmış ve Farsça devletin resmî dili olmuştur diyebiliriz. Şimdi de 'Osmanlı'da Kadın' konusuna değinelim.
Osmanlı'da Kadın
Osmanlı İmparatorluğu, yükselişinin zirvesindeyken üç kıtaya yayılmıştı ve çok çeşitli kültürleri, dinleri ve dilleri içinde barındırıyordu. imparatorluk, bu farklılıklara rağmen 1299-1922 yılları arasında 623 yıl boyunca hüküm sürdü. Osmanlı'da kadın konusunu ele almak Türkiye'nin doğusu ile batısına benzer, çünkü her dönem kendi içerisinde değindirilmelidir ki biz daha çok bu ikilemin var olmadığı ya da ayrılıkların çok daha az olduğu 15. yy ve 19. yy arasındaki kadına değinmeye çalışacağız. Desteklerinden dolayı Hasan Karapınar'a çok teşekkür ederim.
Dediğim gibi 623 yıllık bir devlet var ve bu devleti genel hatlarıyla ele almak çok zor, o yüzden olaya yavaş yavaş gireceğim.
Osmanlı'da Hamam Kültürü ve Kadının Sosyalleşmesi
Osmanlı döneminde kadının yerine değineceksek hamam olayına el atmamız çok önemli, çünkü bu Osmanlı'da kadının yerini belli eden bir mihenk taşı.
Osmanlı'da kadınların sosyalleşecekleri ve devlet tarafından serbest olarak tanılan çok sınırlı alanlarda birisi: Hamam. Kadınlar hamama gelirler kaynaşırlar, tanışırlar ve sohbet ederler. Hatta kız alıp kız verirler yani kız isteme olayları da burada gerçekleşir. Eee haliyle kız alıp verilen aileler akraba olurlar ve hamamda da aile ve akrabalığın temelleri oluşmaya başlar. Kadının serbest olarak gezeceği çok sınırlı alanlardan birisi yani... Bir de meşhur bir olay var ki; oraya da değinmek istiyorum.
Meşhur Eyüp Kaymakçıları
Kadınların Eyüp'te kaymakçı dükkanına girme yasağı
16. yüzyılda, özellikle Eyüp semtinde yer alan kaymakçılar büyük bir şöhrete sahipti. "Türbe ziyareti bahanesiyle bu kaymakçı dükkânına gelen bazı kadınların önceden anlaştıkları ve tanıştıkları erkeklerle buluştukları" yönünde bazı iddia ve şikâyetler üzerine bu durum Eyüp Kadısı tarafından hükûmete şikâyet edilmişti. Kısa bir süre sonra 1573 tarihli bir yasak geldi. Bu yasaklara bakarak 16. yy Osmanlı Devleti'nin Kadına olan tavrıyla ilgili bir bilgiye sahip olabiliriz.
Osmanlı'da Boşanma
Osmanlı'da hukuk alanında bilindiği gibi günümüzdeki hakimin yerine kadılar geçerdi. Yine buradaki sicillere bakarak kadının toplumdaki yerini bulabiliriz.
Aile bütün toplumların temel birimi olmuştur. Bu birimin kurulması için kadın ve erkeğin nikâh adı verilen bir akitle birlikte yaşama isteklerini şahitler huzurunda ortaya koymaları gerekir. Osmanlı toplumunda da, aile birliğinin korunması açısından evlilikte devamlılık esas olmakla birlikte, aile içindeki uyumu sürdürmek imkansız hâle geldiğinde nikâh akitlerini çeşitli yollarla sona erdirme imkanı bulunmuştur. Osmanlı aile hukukunun temeli olan İslâm hukukuna göre prensip olarak boşama hakkı erkeğe aittir. Erkeğin tek taraflı iradesiyle karısından boşandığını yalnızca söz ile bildirmesi dahi yeterli görülmüştür. Durumu mahkemeye kaydettirmesi hukuken şart koşulmamıştır.
Evliliği sona erdirmeyi isteyen erkek değil de kadın olursa onun için de kısıtlı olmakla birlikte İslâm hukukuna göre bazı imkânlar bulunuyordu. Buna göre kadın eğer isterse nikâh akdi esnasında boşanma hakkını elinde bulundurmayı şart olarak öne sürebiliyordu. Bunun yanı sıra kadın, bazı durumlarda bizzat mahkemeye başvurarak evliliği sona erdirebiliyordu. 1
Fakat mahkemenin hangi durumlarda ayrılık kararı vereceğine dair mezhepler arasında ciddi görüş ayrılıkları bulunduğundan, bazen aynı konuda aynı toplumda yaşayan insanlar arasında farklı hükümler verilebiliyordu. Ancak özellikle araştırmamızın konusu olan Bursa’da geçerli olan Hanefi mezhebine göre mahkemenin boşanma kararı verebilmesi için kocada hastalık ve kusur bulunması, yeme-içme, giyim ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılayamaması, kocanın evini uzun süre terk etmesi veya ortadan kaybolması, hanımına kötü davranması, eşine yaklaşmamak üzere yemin etmesi, kocanın hanımının zina ettiğini iddia etmesi, süt akrabalığının bulunduğunun anlaşılması gibi ciddi sebepler bulunmak zorundaydı.2
Osmanlı toplumunda, erkeğin boşanmaya ilişkin teorik anlamda sahip olduğu yetkiler kadınlara oranla oldukça genişti. Ancak mahkeme sicillerinde kaydedilmiş boşanma davaları incelendiğinde bu durumun sosyal hayata aynı oranda yansıtılmamış olduğu görülmektedir.3 Kadınlar ise bunun aksine sahip oldukları kısıtlı yetkileri sonuna kadar kullanarak razı olmadıkları bir evliliği sürdürmeyi reddetmişlerdir.
Osmanlı'da Kadının Eğitimi
Osmanlı döneminde kadınlar, sadece sıbyan mekteplerinden yararlanabilmekte, daha fazla bir eğitime ihtiyaç duyulmamaktaydı. İdareci ve aydın kesimden kimselerin kızları, ailelerinin desteği ile özel dersler alabilmekteydi. Sıbyan mektebi, Osmanlı İmparatorluğu'nda ilköğretim kurumlarına verilen genel ad. Çoğunlukla cami ve mescitlerin yanında yapılırdı. İsteyen hayırseverler de sıbyan mektebi açtırabilirdi ve yönetimini vakıf eliyle sağlayabilirdi. Selatin camilerinde, külliye özelliği taşıyan yerlerde veya diğer önemli insanların yaptırdığı ibadet yerlerinde de bu mektepler bulunurdu. Mektebin öğretmenleri medrese eğitimi almış kişilerden seçilirdi. Öğrenme çağına gelen 4-5 yaşındaki çocuklar "amin alayı" töreniyle okula başlardı. Bu okulun amacı, çocuklara okuma yazmayı, dört işlemi ve dinin gerektirdiği temel bilgileri öğretmekti.4
Tanzimat'la birlikte Batı'nın her konudaki etkisi, eğitim alanında da kendini göstermiştir. Fransa'nın Duruy Kanunu (1867)'ndan yararlanılarak hazırlanan 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnâmesi5 ile kızlar için öğretmen okulu açılması ve rüştiye sayısının artırılması kararlaştırılmış6 ve kadınların sağlığı düşünülerek ebe mektebi açılmıştı. Devlet eliyle gerçekleştirilen bu düzenlemelerle kadınların kültürel bakımdan geliştirilmesine çalışılmıştır.
Tanzimat'la birlikte Batı'nın her konudaki etkisi, eğitim alanında da kendini göstermiştir. Fransa'nın Duruy Kanunu (1867)'ndan yararlanılarak hazırlanan 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnâmesi7 ile kızlar için öğretmen okulu açılması ve rüştiye sayısının artırılması kararlaştırılmış,8 kadınların sağlığı düşünülerek ebe mektebi açılmıştı. Devlet eliyle gerçekleştirilen bu düzenlemelerle kadınların kültürel bakımdan geliştirilmesine çalışılmıştır.
II. Abdülhamid zamanında bu okulların sayısı hızla artırılmıştır. Kız Öğretmen Okulu bir tane kalmışsa da, kız rüştiyelerinin taşraya da götürülmesiyle sayıları üç katına ulaşmıştır. Buna ek olarak, kızları üretime katmak amacıyla sanayi mektebi açılması da gerçekleşmiştir.
Ancak, Meşrutiyet döneminde, bu okulların kalitesinin çok düşük olduğu tartışılmış ve kalitenin yükseltilmesine çalışılmıştır. Meşrutiyet aydınları, kadının eğitimini savunmaktadır. Onların tartıştığı konu, bu eğitimin hangi amaçla, nereye kadar ve hangi programla verilmesi gerektiğidir. İslâmcılar, ev hanımlarına yönelik, iyi çocuk yetiştirebilecek anneler için liseye kadar eğitime taraftar iken, Batıcılar ve Türkçüler, kadının sosyal hayata girmesini kolaylaştıracak sınırsız bir eğitimden yanadırlar. Onlar, kadına yüksek öğrenimin kapılarının da açılmasını savunurlar. Bu tartışmalar, konuya hükümetin de sıcak yaklaşması sayesinde olumlu sonuç vermiş, kadınlara yüksek öğrenim yanında birçok alanda eğitim imkânları sağlanmıştır.9
Geç Gelen İcat: Matbaa
Batılı tarih yazıcılığına göre hareketli matbaanın icat edildiği tarih olarak kayıtlara geçen 15. yüzyıl, batının doğuya karşı elde edeceği üstünlüğün temellerini de atacağı bir süreci başlatmıştır. Avrupa'nın Ortaçağ skolastik düşünce yapısı çerçevesinde tartışmadan uzak, kilise dogmaları üzerine yerleşmiş karanlık çağını sonlandıran, 15. yüzyıl itibari ile İtalya'da başlayarak tüm Avrupa ve hatta dünyayı etkisi altına alan Rönesans hareketinin yayılışını hızlandıran bir etken olarak matbaanın icadı ve bu bağlamda Osmanlı Devleti, matbaa teknolojisini yaklaşık iki yüz yıl gecikmeyle kabul etmiştir. Matbaanın Osmanlı ülkesine geç girdiği düşünüldüğünde, kadınlar dünyadaki hiçbir gelişmelerden haberdar değillerdi, dolayısıyla feminizm konusunda da hiçbir şey bilmiyorlardı.. Zaten feminizmin ilk dalgalanmaları 18. yüzyılın sonları ve 19. yüzyılın başlarına olmuştu. Osmanlı ise 18. yy'ın sonlarına doğru matbaa kullanıldı ancak bu dalgalanmanın başlamasından iki yüz yıl sonra kullanılmaya başlandı.
Modernleşme?
Bu konuya geçmeden önce şunu sormak istiyorum: Hangi alanda batılılaşma? Hangi alanda modernleşme?
Batılılaşmaya neden olan şey Batı hayranlığı falan değil, savaşların ve toprakların kaybedilmesidir!
16.ve 17.yüzyıllarda Avrupa coğrafi keşiflerle, Rönesans ve reformla tarihsel bir devrim oluşturdu. Akıl ve bilimin öne çıktığı bu devrimin Osmanlı devletine etkisi korkunç oldu. Akdeniz ticareti ve İpek Yolu'nun çökmesi Osmanlı ekonomisini de çökertti. Bunun sonucu oluşan tutuculuk ve ahlâksızlık en başta ordu olarak tüm kurumları kemirmeye başladı. Devlet cebini doldurmaktan başka şey düşünmeyen devşirme paşaların ve yozlaşmış, haydut çetesine dönmüş yeniçerilerin elinde gitgide eridi. Art arda çıkan isyanlar ticareti ve tarımı bitirdi. Kötü gidiş daha 17.yüzyıl başlarında ileriyi gören kişilere malumdu. Ancak padişah 2. (Genç) Osman gibi vatansever nice yöneticiler uygulamaya çalıştıkları reformlar sonucu yeniçeriler elinde feci şekilde can verdiler. 1683 Viyana yenilgisi, Osmanlı sisteminin bozulduğunu tüm dünyaya gösterdi. 1774-1775 Rus savaşı da sistemin iflasının kesin göstergesi oldu. 1. Abdülhamit ve 1. Mahmut döneminde orduda bazı sınırlı reformlar yapıldıysa da bunlar yeterli olmamıştı. Nihayet padişah 3. Selim (1789-1807) döneminde ilk köklü reform, Nizam-ı Cedid uygulamaya konuldu. Yani kısaca Osmanlı Devleti savaşları kaybediyordu. Kırım gibi topraklar elden çıktı ve bazı Osmanlı topraklarında yaşayan halk isyan etti, bağımsızlığını ilan bile etmişlerdi ve o topraklar da elden çıkmıştı. Osmanlı Devleti çareyi Batı'nın silah ve teknolojisinde bulmak için kolları sıvadı. Evet, Nizam-ı Cedid ordusu buna örnektir.
Tanzimat Fermanı ile Başlayan Modernleşme Süreci
Geleneksel yaşam ile modern yaşam arasındaki derin uçurum, bugün klişe bir ifadeyle ‘yanlış ya da aşırı batılılaşma’ dediğimiz eğilimi ortaya çıkartmıştır. Batılılaşmak ya da modern olmak bir zihniyet meselesi, Batı’daki gelişmelerin takibi ve topluma aktarılması olarak anlaşılmak yerine, Batı’da moda olan ne varsa onu alıp ülkeye getirmek olarak algılanmıştır. “Yukarı tabakanın gösterdiği alaka sayesinde kadrosu serbestleşen ecnebi hayatı yavaş yavaş halkımızın arasında yabancı modaların sızmasına yol açacaktı.”10 Batılılaşmak, Batılılar gibi giyinmek, ev dekore etmek, gayrimüslimlerin yoğun olduğu yerlerde yaşamak, çok katlı mimariye geçmek olarak anlaşılmış ancak yüzeydeki bu değişimler derinde yatan geleneksel muhafazakar yapının korunmasıyla bir araya gelince sığ kalmıştır.
Tanzimat Fermanı ile başlayıp Cumhuriyet’e ve hatta günümüze dek süren dönemde eski yapı ve geleneksel kurumlar sorgulanmış, hukuktan ekonomiye, eğitimden sosyal hayata değin toplumun her alanında değişme, yenileşme daha açık bir ifadeyle modernleşme çabası içine girilmiştir. Bu çerçevede Osmanlı toplumunda hüküm süren geleneksel ataerkil yapılanmanın yarattığı kadın kimliği de, ilerlemenin bir gereği olarak tartışmaya açılmıştır. Aydınlar tarafından yine geleneksel kuralların dışına çok çıkmamakla beraber toplum yaşamında yer alan, erkekle eşit konumda olan bir kadın kimliği kurgulanmıştır. Öyle ki Tanzimat aydınları, 'kadınlara erkeklerle eşit eğitim imkanı verildiği takdirde onların da erkekler kadar bilgi sahibi olabileceğini özellikle de öğretmen olarak topluma hizmet verebileceklerini' savunmuşlardır.
Tanzimat'ı izleyen I. Meşrutiyet (1876) ile kadınlara yönelik çalışmalar hız kazanmış fakat en büyük gelişmeler II. Meşrutiyet'in (1908) ilanından sonra olmuştur.”11 Ataerkil yapıya ve İslami kurallara çok zarar vermeden Batı model alınarak modern bir kadın rolü oluşturma yolunda, erkek aydınlar tarafından başlatılan bu tartışmaların bir kadın hareketine dönüşmesi elbette zordur. Ancak söz konusu tartışmalar süreç içinde oluşacak bir kadın hareketinin temeli olmuştur. “Osmanlı kadınının konumu modernleşmeye paralel olarak değişmeye başlayacaktır. Tüm bu değişimler o zamana dek yalnızca ev içinde anne ve eş rolleriyle sınırlanmış olan kadına da yansımış, kadın toplumsal yaşamada farklı bir statü kazanmak amacıyla taleplerde bulunmaya başlamıştır.”12 Bu noktada söz konusu kadın hareketine temel olan tartışmalara göz atmak yerinde olacaktır.
Kadın Kimliğine Yönelik Tartışmalar ve Aydınların Görüşleri
Bilindiği gibi Osmanlı toplumu, geleneksel kurallara, İslami koşullara göre yaşayan, buna bağlı olarak da cinsler arası ilişkilerde ataerkil yani erkeğin egemenliğine dayanan bir yapıyı benimsemiş olan bir toplumdur. Ancak yukarıda sözü edildiği gibi, modernleşme sürecine girilmesiyle birlikte cinsler arası ilişkilerde de yeniliğe gidilmesi gereği görülmüş, bu amaçla aydınlar ataerkil yapıya zarar vermeden kadını daha etkin konuma getiren, onu belli konularda da olsa erkekle eşit kılan yeni bir kimlik oluşturmaya çalışmışlardır.
Batılılaşmanın temel koşullarından biri bu kimliği oluşturmaktır. “Batıda kadın haklarını ilk savunanlar erkeklerdir. Bu Türkiye’de de aynı olur, gelişmelere kayıtsız kalamayan Türk aydınları Türk kadınının durumunu değiştirmeyi modernleşmenin temel düsturu olarak görür.”13 Denilebilir ki; Türk kadını kendi konumunun, kimliğinin bilincinde değildir, modernleşme serüveni içinde daha olumlu bir noktaya evrilse de söz konusu olan onun yine erkekler tarafından temsil edildiği gerçeğidir.
İslam dininin, yaşam biçimi üzerinde belirleyici rol oynadığı bu toplumsal yapıda kadın rolünü belirleyen dönemin aydın erkekleri, yazılarında sürekli olarak Müslümanlığa atıfta bulunmuşlardır. Cinsler arasına ayrım koyan, kadını çeşitli haklardan yoksun bırakan nedenlerin İslamiyet’te aranmaması gerektiği, hatta İslamiyet’in kadına ayrıcalık tanıyan bir yapısı olduğu sıklıkla dile getirilmiştir.
Söz gelimi Ahmet Mithat Efendi eserlerinde, 'İslâm hukukunun Batı’ya göre kadına daha çok haklar verdiğini' delilleriyle savunur. 14 Hatta dönemin aydın kadınlarından Fatma Aliye Hanım da kadın meselesine İslami bir pencereden bakar. “Fatma Aliye Hanım’a göre aslında Osmanlı kadınları eski İslam kadınlarını kendilerine örnek alırlarsa ve erkekler de bu konuda kendilerine yardımcı olursa problemlere çözüm bulunabilecektir. Ancak Osmanlı kadınları bu kadınları tanımadıkları için kendilerine başka dünyalardan örnek kadınlar aramaktadırlar. Bu noktada, kadınlara unuttuklarını hatırlatmak görevini de Fatma Aliye Hanım erkeklere yüklemektedir.”15
Bu sözlerle aydınlar, modernleşme ve cinsler arası ilişkiler konusundaki sorunları dine dayandıran, bu konuda Müslümanlığı eleştiren düşüncelere karşı onu savunur bir tutum geliştirmişlerdir. Öte yandan ilerleyen dönemde kendi haklarını arayan ve kadın hareketini başlatan kadınlar ise, bu noktada kendilerine karşı çıkılmasını engellemek ve arayışlarını meşru kılmak için sık sık dini gerekçelere sığınmışlardır. “İslam’ın kadınların haklarının tanınmasında engel olmadığı, olamayacağı; sorunun Kur'an’ın yanlış tefsirinden kaynaklandığı açıklanmıştır.”16 Böylelikle kadınların taleplerine cevap vermeyecek muhafazakâr çevrelerin tepkilerini çekmekten kaçınma yoluna gidilmiştir.
İslamcılara göre İslam hukukunun kadına verdiği haklar, Hristiyan kadınlarından çok ileridedir.
Müslüman kadınların karşılaştıkları problemler asıl İslam'ın yaşanmamasından kaynaklanmaktadır. Tek eşliliğin tercih edileceğini vurgulamakla beraber çok eşliliğe karşı çıkmamışlardır. Kadının çalışmasına taraftar olmayıp, gelişmelerden rahatsızlık duymaktaydılar. Hürriyet adına temel özelliklerin kaybedildiğini ve kadının Batılı kadınları taklit etmesinin tehlikeli olduğunu savunmaktaydılar. Batıcılar, kendi içlerinde ikiye ayrılmışlardı. Bir kısmı, son derece cesur bir tavırla kadınların bu durumunun sorumluluğunu dine yüklemekte, örtünmeye karşı çıkmaktaydılar. İkinci grup Batıcılar ise kadının durumunu dine bağlamamaktaydılar. Onlar, İslam dininin kadına en çok hak tanıyan din olduğunu savunmaktaydılar. Kadınlar mutlaka eğitilmeli, tek taraflı boşanma kaldırılmalı, kadın sosyal hayata sokulmalı ve tek eşle evlenilmeliydi. Türkçüler, Türk-İslam-Avrupa sentezi yapmaya çalışmakta ve eski Türk geleneklerinin örnek alınması gerektiğini savunmaktaydılar.17
“Şinasi’ye göre; sağlam bir yuva kurabilmek için evlenecek kadınla erkeğin birbirlerini görüp tanımaları, hakkında fikir sahibi olmaları gerekir.”18 Namık Kemal ise kadın erkek eşitsizliğine, kapalı toplum yapısının sınırlayıcılığına ve kadının annelik rolüne vurgu yapmıştır. Yazara göre “kapalı kadın hayatının kötü sonuçları sadece kadını etki altında bırakmayıp, bütün toplum hayatını içine alır. Çocukların eğitiminde anne olarak kadınlara büyük sorumluluklar düşer. Namık Kemal eserlerinde Türk toplumunda hâkim olan kadın-erkek eşitsizliğini çeşitli yönlerden inceler ve eleştirir.”19
Ahmet Mithat Efendi, kadına yönelik düşüncelerinde hiçbir yeniliği savunmamış İslamiyet ve ataerkinin sınırları içinde dönüp durmuştur. “Örtünme bilindiği üzere İslam dininin bir hükmüdür. Dolayısıyla bu konuyla ilgili değerlendirmeler aynı zamanda İslamiyet'i de yakından ilgilendirmektedir. Bu nedenle yazar, öncelikle örtünmenin İslamiyet'ten önce de var olduğu, örtünme biçimlerinin milletten millete farklılık gösterdiği ve bunun dinin hükümleri dışında toplumların adet ve gelenekleriyle yakından ilgili olduğu hususlarına dikkat çeker. Örtünme konusu ele alınırken bu hususlara dikkat edilmesini ve kusur olarak gösterilen bazı özelliklerin İslam dinine mal edilmemesi gerektiğini ifade eder. (…) Dolayısıyla yazara göre İslamiyet, Hıristiyanların iddia ettiği gibi kadınları esarete itmemekte tam tersine onlara diğer dinlerin sağlamadığı bir hürriyet vermektedir.” 20
Görülüyor ki Tanzimat ile başlayan modernleşme sürecinde her konuda değişimin öngörülmesinin aksi bir yönde kadın kimliğinde bir değişmezlik söz konusudur. Özellikle 2. Meşrutiyet’e dek kadın, ataerkil yapıya da uygun olarak hep erkekten aşağı konumda kalmaya devam etmiştir. Tanzimat dönemi boyunca “Osmanlı hukukunun neredeyse yok saydığı kadınlar ve köleler, farklı nitelikte olmakla birlikte, modern merkezi devleti oluşturma yolunda atılan adımlardan nasibini alamayan toplumsal kategorileri oluşturma noktasında birleştiler.”21
Osmanlı’da Kadın Hareketi ve İlk Kadın Yazarlar
1908 yılında aydınların çabasıyla 2. Meşrutiyet neredeyse zorla ilan ettirilmiştir. Kendi düşüncelerini ifade eden, haklarını arayan kadınların bir kadın hareketi başlattığı ve hareketi bu tarihlerde önemli bir aşamaya getirdiği söylenebilir
“Önemli değişimlerin yaşandığı Meşrutiyet toplumunda kadın, modernlik ile geleneksellik arasında kalmıştır. Dönemin kadınları tarafından özgürlüğün ilanı olarak algılanan İkinci Meşrutiyetin ilanı, yeni modern kadın modelinin de şekillenmeye başladığı süreç olmuştur. İkinci Meşrutiyet dönemi, başta eğitimli kadınlar olmak üzere dönemin kadınlarının toplum hayatında yer edinme mücadelesi verdikleri dönemdir.”22 Erkeklerin kadını ‘iyi eş’ ve ‘iyi anne’ konumuna taşımak adına kendi çıkarları doğrultusunda başlattıkları girişim kadının toplumsallaşmasına, ‘anne’ ve ‘eş’ kimliklerinden sıyrılmasına yol açmıştır. Çünkü ‘iyi’ kimliğini kazanmak için eğitim gerekir, eğitim de kimliğe yönelik sorgulamaları başlatır.23
Nitekim dünya genelinde kadın hareketi ideolojisini feminizm olarak belirlemiş, kadınların kendilerine yüklenen rol kalıplarına, yaşam tarzına bir başkaldırı olarak ortaya çıkmıştır.24 “Dönemde çıkan gazetelerde, kadın dergilerinde sorunlarını, beklentilerini yazarak, toplumu, kadınları bilinçlendirmeye ve istekleri doğrultusunda değişime hazırlamaya çaba gösteren kadınlar ayrıca dernekler kurmuş, etkin görevler üstlenmiştir. 25
Dönemde kadınların basın yoluyla kendini ifade etmeye başlaması öncelikle gazetelere gönderdikleri mektuplar yoluyla olmuş, ardından kadın dergiciliği başlamıştır.
“Söz gelimi 1868 yılında yayınlanan Terakki gazetesi önce kadın mektuplarına yer vermiş ardından 1869 yılında Terakki-i Muhaderat adında gazeteye ait bir kadın dergisi yayınlamaya başlamıştır. Bu dergi ilk kadın dergisi olması bakımından önem taşır. Dergideki mektuplar genellikle kadının eğitimini konu alır. Bu dergiyi takiben 1875 yılında Vakit, aynı yıl Ayine adlı dergiler çıkar. Ayine’de evlilik ilişkileri ve çocuk terbiyesi odak noktasıdır.
Hukuk alanında kadına verilen haklar eksik görülmektedir.
Kadın hukuk alanında erkekle eşit konumda değildir ve bu eşitliği sağlayacak yeni yasalara ihtiyaç vardır. “Bu talebi haklı göstermek adına kadının nesil yetiştirici olarak geleceği belirlediğine vurgu yapılmış, onun gelişimi toplumsal gelişime koşul gösterilmiştir.” 26 Kadınların değindiği bir diğer sorun cinsiyetleri nedeniyle kamusal alandan, beraberinde toplumsal yaşamdan soyutlanmış olmalarıdır. Kadınlar toplumsallaşmak, toplumda etken bir güç olmak isteğindedirler. “(…) bunun eski yaşam tarzının zamanın değişen koşullarına göre biçimlenmesiyle mümkün olabileceği düşüncesindeydiler.”27
Kadınların giyim tarzı da kendi isteklerine göre değil, İslami kurallar ve ataerkil yapının toplumsal cinsiyet kimliğine göre belirlenmişti.
Bilindiği gibi buna göre Osmanlı kadını peçe takıp ferace giymeli, kısacası örtünerek erkeklerin dikkatini çekmemeliydi. Bu giyim tarzının da kadının özgürlüğünü kısıtladığını, onu ikincil konuma ittiğini düşünen kadınlar, bu koşullar altında yalnız peçenin kaldırılmasını talep etmekle yetinmiştir. “Kadınların çoğunun görüşü tesettürün, daha doğrusu peçenin kalkması doğrultusundaydı. Öncelikle peçe olgusu gündeme getiriliyor kaldırılması isteniyordu. Bu istek, İslamiyet’e uygunluğuyla da meşrulaştırılmaya çalışılıyordu.”28
Tahmin edileceği gibi yalnızca eş ve anne olarak toplumsal bir kimliğe sahip olan kadın, bu kimliklerin dışına çıkmak istemektedir. Aile içindeki konumu değişeceği zaman toplumdaki konumunun da değişeceği ortadadır. Aile yaşamında kadının küçük yaşta evlendirilmesi, görücü usulüyle evlendirilmesi, akraba evliliğine zorlanması, kadın erkek ilişkilerinin mümkün olmadığı bu yapıda yeterince eğitim verilmemesine de bağlı olarak uyumlu evlilikler yapılamaması, kadının ev dışına çıkmasının kocasının iznine bağlı olması, erkeğin kadına rahatça şiddet uygulayabilmesi ve boşanma hakkının eşlerin ortak kararı değil yalnız erkeğe özgü bir hak olması, çok eşliliğe imkan tanıyan bir yapı çizilmesi, cariyelik gibi kadını aşağı konuma iten kurumların hala varlığını sürdürmesi gibi hayati meseleler üzerinde durulmuştur. “Bu sorunlara çözüm arayan kadınlar, eşleriyle her konuda tartışabilmek, fikir yürütmek istiyorlardı. Aile yaşamında içtenlik ve güven olmalı, bir şeyler paylaşılmalıydı.”29 ancak bu sayede kendilerine yüklenen değerlerin doğru olup olmadığını sorgulayabilecek, kendilerini tanıyabileceklerdi.”30
“Kadının çalışması başlıca iki nokta açısından önemliydi.
İlki ülke ekonomisinin gelişimine katkıda bulunmak, ikincisi ve özellikle vurgulananı, kadının ekonomik bağımsızlığını sağlamasıydı.”31
Genel hatlarıyla böyle bir doğrultuda gelişen Osmanlı kadın hareketi bazı konularda başarıya ulaşmış, kadınlar kimi taleplerinin hayata geçirildiğini görmüştür. 2. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e uzanan süreçte gözlemlemek mümkündür.
“İkinci Meşrutiyet, kadının toplumsal hayatta daha aktif olarak varlığını ortaya koyduğu dönemdir. Bu dönem kadınların kent yaşamında daha fazla yer almaya başladığı, sosyal ve ekonomik hayatta boy gösterdiği, kadınların hukuki alanda hak elde etme mücadelesi verdikleri, seslerini duyurmak için gazete ve dergi çıkardıkları, dernekler kurdukları dönem olmuştur.”32 İkinci Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte, çalışma hayatındaki kadın sayısında artış olmuştur. Yine bu dönemde devam eden savaşlar sebebiyle, askere giden erkeklerin boşalttığı bazı memurluklara kadınlar atanmış, erkek nüfusun azalması kadınlara çalışma ortamı hazırlamıştır. Hastane, posta idaresi, tekel idaresi, laboratuvar vb. işlerde kadın çalışan sayısı artmış(tır.)”33
İttihat ve Terakki Partisinin siyasi politikalarına bağlı olarak siyasi yaşamda da kadın görülmeye başlanır.
İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra kadınlar, siyaset alanında da varlık göstermeye başlamıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti politikaları gereği, partinin kadın kollarını faaliyete geçirmiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti Kadın Kolları, kadınlara yönelik konferanslar vermekle kalmamış, kadınlara yönelik derneklerin kuruluşuna da destek vermiştir. 34
En büyük gelişmeler eğitim alanında yaşanmıştır.
Tanzimat’ta kızlara eğitim olanağı tanıyan Sıbyan Mektepleri açılmış, 1859’da ortaöğretim bazında kız rüştiyesi açılıp zamanla yaygınlaşmıştı. 1880’de lise düzeyinde kız idadileri açılmış ama yeterince rağbet görmemişti. Kız Öğretmen Okulu, Ebe Mektebi, Kız Sanayi Mektebi gibi kızlara mesleki eğitim veren okullar da bulunmaktaydı. 1870’de kız okullarına öğretmen yetiştirmek amacıyla Daru'l-Muallimât açılmıştı.”35 Kızlar için 1913 yılında bugünkü adıyla İstanbul Kız Lisesi açılmış ve bunu hâlen günümüzde de eğitim veren Erenköy, Çamlıca ve Kandilli Kız Liseleri’nin açılışı takip etmiştir. İkinci Meşrutiyet Dönemi’nin kadınlar için en önemli özelliklerinden biri de yüksek öğrenim hakkını elde etmiş olmalarıdır. 1914’te Darül-Fünun’da kızlara yönelik derslere başlanmış ve 1914’te ayrı bir İnas Darül-Fünun’u kurulmuştur. Ayrıca 1915’de ilk defa İstanbul Edebiyat Fakültesi’nde Türk kızları erkekler ile beraber yüksek öğrenim görmeye başlamıştır. 1917 yılında kızlar için Güzel Sanatlar Okulu ve Konservatuar, terzilik eğitimi veren okullar ile hemşirelik ve ticari derslerin verildiği okullar açılmıştır. ilk defa yurt dışına eğitim için kızların gönderilmesi de bu dönemde gerçekleşmiştir.”36
Sonuç olarak: Batı karşısında yüzyıllar boyu gücünü korumuş olan Osmanlı Devleti, gerileme devrine girince Batı ile ilişki içine girmek, oradaki gelişmeleri takip etmek durumunda kalmıştır. Bunun sonucunda tüm kurumlarda ve toplum yaşamında Batı model alınarak yenileşmeye gidilmiş, Tanzimat Fermanı batılılaşma ya da modernleşme dediğimiz bu sürecin başlangıç noktası olmuştur. Yenilikler kısa bir süre sonra ideolojik boyuta taşınarak meşrutiyet yönetimine geçilmiştir. Batı toplumlarında kendiliğinden yaşanan bu evrim, toplumumuzda ilerlemenin bir gereği olarak devlet kararı ve aydınların desteği ile otoriter bir tavırla gerçekleşmiş, bir yandan modernleşmeye çalışan toplumda bir yandan gelenekler muhafaza edilmeye çalışılmış ve günümüze dek süren bir ikilik doğmuştur. Toplumun bir parçası olan kadınlar da bu hareketten yoğun olarak etkilenmiş, kadının kimliği modernleşmenin itici gücü olan aydınlarca sorgulanıp yeniden oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu yeni tanımlama önceleri erkek aydınlar tarafından yapılmış, özellikle yazarlar bu husustaki fikirlerini makalelerinde, romanlarında hatta oyunlarında sıklıkla dile getirmişlerdir. Burada kadının erkek egemen bakış açısına sahip erkekler tarafından temsil edilmesi söz konusu olmuş, türlü sorunlar gündeme gelmiştir.
Dönemin erkek aydınları geleneksel ataerkil yapı ve İslami kuralların belirlediği çerçevenin dışına çıkmadan, yalnız eğitim, aile, evlilik kurumu üzerinden modern bir kadın modeli yaratmaya çalışmışlardır. Bu nedenle kurgulanan yeni toplumsal cinsiyet yine sorunludur ve dönemin kadınının beklentilerini karşıladığı söylenemez.
Türkiye'de Kadın
Türkiye'de kadını anlatırken daha çok Cumhuriyet'in kurulduğu (1923) zamanları ele alacağız.
Türkiye’de aslında Osmanlı son döneminde Avrupa’dakine benzer bir şekilde bir kadın hareketi gelişiyor. Anayasal hakların yaygınlaşmasıyla erkekler kamusal alanda daha etkin olmuştur. Modernite ya da modern ekonomi üzerinden zaman içerisinde kadın emeği de kamusal alana taşınır. Bir emekçi sınıfı oluşturur. Öbür taraftan da Osmanlı’nın aşağı yukarı 70-80 sene içerisindeki yaşadığı savaşlar sonucunda, büyük ölçüde kamusal alanın değişik cephelerinde yani sadece ekonomi değil aynı zamanda askeriyede ve eğitim alanında kadına ihtiyaç olmaya başlar. Dolayısıyla erkeklerden boşalan alanı büyük ölçüde kadınlar doldurmaya başlar. Mesela 1908’de yapılan bir envantere göre; sanayi iş kollarında çalışan işçilerin %70’i kadındır. Çok büyük bir yekûndur bu. Erkekler de büyük ölçüde cephededir.
Kadınların kamusal alana gelmesiyle beraber bu kadınların da kendiliğinden bir hak arayışı ve talebi söz konusu olmaya başlıyor. Bu durum, ünlü “Kadınlar Dünyası” isimli derginin çıkmasına vesile oluyor. Bu dergi Hukuk-i Nisvan Cemiyeti’nin bir yayın organıdır. Ve bunlar söylemlerini büyük ölçüde eşitlik üzerinden geliştirirler. Kadınlar seçme ve seçilme hakkı verilmesi yönünde mücadele ederler. Mücadeleleri aşağı yukarı 1935 senesine kadar devam eder. Cumhuriyet ilan edilmeden önce haziran ayında bunlar bir araya gelerek Türk Kadınlar Halk Fırkası’nı kurarlar. Bu hareket Nezire Muhittin ve arkadaşlarının oluşturduğu bir harekettir. 1923, 1927, 1931 ve 1935 seçimlerinde kampanya yürütürler ve kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi yönünde mücadele ederler. Bu kadınların siyasi partiye girmelerine izin verilmediğinden, “Türk Kadınlar Birliği” adıyla bir dernek kurarlar. Bu dernek de 1935 senesine kadar varlığını sürdürür.
1935’de Türkiye’de sivil toplumun tasfiyesi büyük ölçüde tamamlanmıştır. Cumhuriyeti kurduğumuzda Osmanlı’dan önemli bir sivil toplum geleneği devralınmıştı. Geleneksel sivil toplum örgütleri vardı. Vakıflar, tarikatlar vs. bunun en önemli unsurlarıdır. Buna aynı zamanda modern bir takım sivil toplum normları ilave edilince aslında Cumhuriyet Osmanlı’dan dikkate değer bir sivil toplum geleneği devraldı. Fakat Takrir-i Sükun Kanunu ile beraber 1925’den itibaren sivil toplum büyük ölçüde yeraltına gönderilmiş ve yasaklanmıştır. Muhalif medya bastırılmıştır. Dini gruplar tamamen siyasal ve kamusal alanın dışına itilmiştir. Bununla hem geleneksel hem de modern sivil toplum dinamikleri köreltilmiş, yasaklanmış ve bastırılmıştır. Mesela 1912 seçimlerinde 30 tane siyasi parti vardır. Cumhuriyet öncesinde 3 tane çok partili seçim yapıyoruz. 1908, 1912, 1914 seçimleri çok partili seçimlerdir ama daha sonra tek partili sisteme doğru evrilmiştir.
Cumhuriyet Halk Fırkası etrafında devlet-toplum bütünleşmesi söz konusu olmuştur. Devletle bir araya gelmenin tek yolu partiden geçer. Bunun sosyal hayattaki ayağını da 'Halk Evleri' oluşturmuştur. 1935’e geldiğimizde Halk Evleri’nin kurulmasıyla beraber geride birkaç tane sivil toplum kuruluşu kalmıştır. Bunlardan birkaçı Türk Kadınlar Birliği, Masonlar Locası ve Türk Ocakları’dır. Bunlar da tasfiye edilir yani arıtılır ve sadeleştirilir. Türk Kadınlar Birliği çok ince bir stratejiyle kapatılır. Türk Kadınlar Birliği uluslararası arenada da dikkat çekmiştir. Kemalizm'in Batı dünyasında temsili kadınlar üzerinden yapıldığından ve kadın derneği kapatan bir görüntü vermek istenmediğinden derneğin kapanışıyla ilgili 2-3 senelik bir hazırlık dönemi vardır. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) yönetimi CHP’ye yakın olan kadınların parça parça dernek yönetimine girmesini sağlıyor ve öyle bir noktaya geliyor ki 1935’de bunlar çoğunluğu ele geçiriyorlar. 1935’de uluslararası bir kadın kongresi düzenliyorlar. Kongreye 40 farklı ülkeden davetli katılmış ve orada kadınların değişik sorunları gündeme getirilmiştir. Kongrenin sonunda da özel bir gündemle toplanılmıştır. Halk evlerinin kurulduğu ve kadına her türlü hakların verildiği vurgulanmıştır. Bu bakımdan Türk Kadınlar Birliği’nin varlığına bundan sonra ihtiyaç olmadığı bildirilmiştir. Bu noktada birliğin kendi kendini feshetmesi önerilmiştir. Feministler buna karşı çıkmış fakat Kemalistler ağır bastığı için dernek kendi kendisini feshetmiş bir dernek görüntüsü vererek tasfiye edilmiş yani yine arındırılmışlardır. Bundan sonra kadınlar genel olarak büyük ölçüde Kemalist rejimin hizmetine girmiştir. Eğitimli, okumuş ve okuyan kadın olmak aynı zamanda Kemalist olmak, Atatürkçü olmak ve onun yolunda gitmek anlamına gelmiştir. Bu anlayış 1970’lere kadar devam etmiştir.
1975’te BM kadın konusunu gündemine almaya başlıyor. 1975 senesini Kadın Yılı olarak ilan ediyor. 1975-85 dönemini de “Kadın 10 Yılı” olarak ilan ediyor. Herhangi bir konu BM tarafından ele alındığı zaman katman katman üye ülkelere yayılıyor ve etkileri de görülüyor. Kadın meselesinde de böyle olmuştur. Dolayısıyla 1975’den itibaren Türkiye’de hem hükümetler hem de sosyal hareketler özellikle sol hareketler ciddi bir şekilde kadın konusuna eğilmeye başlamıştır. BM bünyesinde kadınlara yönelik bir takım birimler var. CEDAW İzleme Komitesi örneğin... Bu komite, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin hükümlerini toplumlarda ve değişik hükümetlerde takip eden bir komitedir. BM Kadının Statüsü Komisyonu var. Kadın konusunda bu iki kurum ön plana çıkıyor.
Nitekim İslami kadınlar 1950’den itibaren görülen imam hatip okulları üzerinden kamusal alana girmeye başlamıştır. İlmin hem kadın hem de erkeğe farz olduğu anlayışı Müslümanlar arasında özellikle ilahiyat çevrelerinde yaygınlaşır. İlahiyat fakültelerinin de açılmasıyla beraber kadınların da ayrıca ilahiyat fakültelerine girme süreci baş göstermiştir. 1961’de üniversitede başını örten 4 kadın vardır. Fakat ondan sonra bu durum hızla yaygınlaşmaya başlar. 1962-63’den itibaren Şule Yüksel Şenler’in kendi başına başlattığı bir hareket vardır. Bütün Türkiye’yi dolaşarak örtünmenin erdemleri ve kadın için önemi üzerine konferanslar verir. Böylece başını örten Müslüman kadını kamusal alanda görmeye başlıyoruz.
1970’lerde kadınların hem sol cenahta hem de İslami kesimde Kemalizm'den/ Atatürkçü kimlikten farklı bir kimlikle kamusal alanda kendilerini göstermeye başladıklarını görüyoruz. Müslüman kadına yaklaşımda Kemalist bakış açısı büyük ölçüde devam ediyor ama aslında giderek marjinalleşiyor yani karmaşıklaşıyor. Esas gelişme 1980 sonrası yaşanıyor. 1980 senesinde şöyle bir dönüm noktası var. 12 Eylül askeri darbesiyle beraber daha önce 1970’lerde baskın olan sol ideoloji kamusal alanın dışına itilince solun daha önce kendi bünyesinde himaye ettiği bir takım kimlikler bu defa üst çatı olan soldan bağımsız olarak, kendi değerleri ve kimlikleri üzerinden kamusal alanda kendilerini göstermeye başlamışlardır. Kadın hareketi bunlardan birisidir. Kadın hareketinin öncü isimlerinden biri Şirin Tekeli’dir. Tekeli şöyle der: “Bu sol ideolojiden kurtuldukça biz kendimizi giderek daha feminist olarak kimliklendirme cesareti bulduk.” 1980’ler boyunca bu durum sol grupta çok ciddi bir reaksiyona yol açmıştır. Bu süreç, aşağı yukarı 1981-82’den sonra başlar. 1992’ye kadar Türkiye’de yayınlanan bütün dergileri incelediğimizde sağda, solda ve İslami kesimde tamamının mutlaka bir kadın sayısı olduğunu görürüz.
Kadın konusu ciddi bir şekilde Türkiye’nin gündemine girmeye başlamıştır artık. Sinemada da çok ciddi bir konu olmaya başlıyor. Atıf Yılmaz’ın filmlerine dikkat ederseniz büyük ölçüde kadın konusu ele alınmıştır. Bu filmlerde kent yaşamında çalışan ya da eşi ölmüş ve kendi ayakları üzerinde var olmaya çalışan bir kadının hikayesi işlenmiştir. Dolayısıyla kadın konusu Türkiye’de ilgi çekmeye başlamıştır. 1980’ler boyunca Türkiye’de feminist hareket de gelişmiştir. Bu feminist hareket büyük ölçüde aslında altını çizdiğimiz bu modernist şablon içinde gelişmeye başlamıştır. Bu bakımdan Kemalizm’in kadına yüklemiş olduğu misyonu çok da görmezden gelen bir kadın hareketi değildir. O söylem üzerinden gelişmiştir. O bakımdan Müslüman kadının sorunlarına, başörtülü kadının sorununa ve mücadelesine kayıtsız kalmıştır. Müslüman kadına gösterdiği şey de kendisi gibi olmaktan geçer. Bu feminist hareket içerisinde aşağı yukarı 2-3 yaklaşım gelişiyor. Bunlar sosyalist, radikal ve eşitlikçi feminizmdir. 1990’lardaki söylem; türbanlı kadından feminist mi olur? Birisi diyor ki, feminist dahi olsa türbanlı bir kadınla asla! Bu, aslında Kemalist ve modernist bir yaklaşım biçimidir. Fakat 2000’lere geldikten sonra özellikle kadın hareketinin Türkiye’de kurumsallaşması ve üniversitelerde akademik ortamda kadın konusunda çalışmalar feministleri ve Türkiye’deki kadın hareketini biraz da toplumla buluşturdu. Daha önce sanal bir kadın hareketi vardı. Türkiye’de Türk kadınına da evrensel bir şablonla bakan bir kadın hareketi söz konusuydu. Bunlar sahaya inince sahadaki kadınlarla konuştukça kendilerini sorgulamaya başlamışlardır. Bu feminist hareket, Türkiye’deki kadını kendi sorunları içerisinde keşfetmeye ve dolayısıyla anlamaya başlamıştır. Bunun sonucunda 2000’li yıllardan itibaren Türkiye’de de giderek böyle post-modern feminist bir anlayış gelişmiştir. Bunun baskın anlayış olduğunu söylemiyorum ama böyle bir anlayış gelişmeye başlamıştır. Bu anlayış Müslüman kadını anlamaya dönük bir çaba içerisindedir. Müslüman kadının başörtü mücadelesinin aslında bir kadın mücadelesi olduğunu söyler. Çünkü bu kişisel bir tercihtir. Bunun arkasında inanç, vs. olabilir ama netice itibariyle bu kişisel bir tercihtir. Onun var oluşuyla ilgili bir tercih... Dolayısıyla Türkiye’de kadın hareketinin bunu sahiplenmesi gerektiğine ilişkin bir söylem giderek özellikle bu genç feminist kuşak arasında yaygınlaşmıştır. Bunun en bariz platformu Amargi dergisidir. Bu dergi tam da böyle bir söylem üzerinden gelişiyor. Şu anda feminist kadınların en önemli dergisidir. Böyle bir anlayışı savunuyor. Burada başörtü mücadelesinin aslında bir kadın hakları mücadelesi olduğu ve bunun sahiplenilmesi gerektiğine ilişkin bir söylemi çok net bir şekilde görebiliyoruz. Kısaca toparlayacak olursak gerek dünyada gerek Türkiye’de ve gerekse İslam coğrafyasında giderek böyle bir anlayış gelişiyor. Bu yazımız da bitti :)
Seri devam edecektir...
"Feminizm/Batı'nın Yeni Silahı 'Müslüman Feminizmi'-3" için takipte kalınız. Selam ve dua ile. Vesselam :)
Kaynaklar:
- (Karaman, Hayreddin, Mukayeseli İslam Hukuku, c. I, Nesil Yayınları, İstanbul, 1996, s. 352)
- (Aydın, M. Akif, İslam ve Osmanlı Hukuku Araştırmaları, İz Yayıncılık, İstanbul, 1996, s.24-25; Karaman, a.g.e., s. 368-377)
- (Erten, Hayri, Konya Şer‘iyye Sicilleri Işığında Ailenin Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Yapısı (XVIII. y.y. İlk Yarısı), TC. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2001, s. 108.)
- [Genel Kültür Ansiklopedisi (4. cilt) (Cem Ofset bas.). Sabah. t.y. s. 1907.]
- (İnci Enginün, "Feminizm", Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, C. III, İst. 1970, s. 186.)
- (Bayram Kodaman, Abdülhamid Devri Eğitim Sistemi, İst. 1980, s. 55.)
- İnci Enginün, "Feminizm", Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, C. III, İst. 1970, s. 186.
- Bayram Kodaman, Abdülhamid Devri Eğitim Sistemi, İst. 1980, s. 55
- (Refika Kurnaz, II. Meşrutiyet Döneminde Türk Kadını, MEB. Yay. İst. 1996, s. 34-41.)
- a. g. e. s. 67
- Banu Konyar, “20. yy.ın İlk Çeyreğinde İstanbul’da Kadın Hareketleri”, t.y., (çevrimiçi) http://akademik.maltepe.edu.tr/bkonyar/kadinhareketleri-konyar.pdf, Kasım 2011, s.2
- Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, Metis Yayınları, İstanbul, 2011, s. 59 142
- Serpil Çakır, a. g. e. s. 60
- Figen Aydıngör, Tanzimat Dönemi Kadın Yaşamındaki Modernleşme, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yakınçağ Tarihi Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Eskişehir, 2006, s. 76
- Fridevs Canbaz, Fatma Aliye Hanım’ın Romanlarında Kadın Sorunu, Bilkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Edebiyatı Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2005, s. 25
- Serpil Çakır, a. g. e. s. 409
- Banu Konyar, a. g. e. s. 2
- Figen Aydıngör, a. g. e. s. 72
- a. g. e. s. 74
- Safiye Akdeniz, a. g. e. s. 5
- Gökçen Alpkaya, “Tanizmat’ın Daha Az Eşit Unsurları Kadınlar ve Köleler”, Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, Sayı: 1, Ankara, 1990, s. 1
- Ahmet Özkiraz-Nazan Arslanel, “2. Meşrutiyet Dönemi’nde Kadın Olmak”, Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi, Cilt 3, No:1, Gaziosmanpaşa Üniversitesi, İİBF KAMU Yönetimi Bölümü, 2011, s. 1
- Serpil Çakır, a. g. e. s. 414
- a. g. e. s. 55
- a. g. e. s. 59
- a. g. e. s. 224
- a. g. e. s. 230
- a. g. e. s. 259
- a. g. e. s. 292
- a. g. e. s. 306
- a. g. e. s. 363
- Ahmet Özkiraz-Nazan Arslanel, a. g. e. s. 9
- a. g. e. s. 4-5
- a. g. e. s. 5
- Şefika Kurnaz, a. g. e. s. 5-23
- Ahmet Özkiraz, Nazan Arslanel, a. g. e. s. 4
Etiketler
Yazar Hakkında
Ömer Güncü
Adıyaman Üniversitesi'nde Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik 2023 Mezunuyum. Çeşitli yardım kuruluşlarında ve sivil toplum kuruluşlarında yer aldım. Adıyaman Gençkızılay'da İl Baskan Yardımcılığı, Sosyal medya uzmanlığı, AFAD Adıyaman Baskanlik gönüllüğü, medya ve görüntüleme birimi sorumluluğu, Ahbap Hatay Projesi Egitmenlik görevi. Adıyaman Anadolu Gençlik Derneği üniversite komisyonu teşkilat başkanlığı gibi görevlerde yer aldım.
.
Çok gezip, çok okumayı seven birisiyim. Okuduğum kitaplar ağırlıklı olarak psikoloji, din ve sosyoloji üzerinedir. Roman okumayı da çok severim. Psikoloji, din ve sosyoloji gibi alanlarda araştırma yapmaya yazılar okumaya ve bunlar üzerine yazmaya hevesli birisiyim. Çevremce işkolik olduğum söylenir. Ben kendimi geliştirmek, ilim ve irfan öğrenmek pahasına işkolik olmaya razıyım :) Hayatımın Gayesi; önce kendime, sonra dünyama faydalı olmak ve katkıda bulunmaktır. İnanıyorum ki kendimi değiştirirsem, ailemi, milletimi ve dünyamı değiştiririm. Yazılarım makale tarzı olup akıcı bir üslup ile yazılmıştır. Okurken kendinize bir şeyler katacağınıza eminim. İyi okumalar :)
Yorumlar