Toplum Aile

Dünya Evine Çıkıştan Girmek 2 / Mobilya İmparatorluğu

  • 8 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Dünya Evine Çıkıştan Girmek 2 / Mobilya İmparatorluğu

Evlilik süreci, artık hazırlık aşamasından tutun da insanların maalesef zorla altına girmeye mecbur bırakıldığı yüklü borçların sırtlanılmasına kadar uzanan oldukça zor ve yıpratıcı bir süreç olmuş durumda. Ya da belki atları ısrarla patikaya süren yine bizlerizdir, ne dersiniz? Çünkü şöyle bir gerçek var ki, hayat aslında kendi başına zor değil; hayatı zorlaştıran şey biziz. Biz ve bitmek bilmeyen isteklerimiz...

Peki defter kitap açıkken bile bizi sınıfta bırakan, bu süreçte insanları bu kadar dar boğaza sokan şeyin sebebi nedir? Durun ben söyleyeyim: Asla ama asla azla yetinememek.

Dikkat ettiyseniz evlilik aşamasında ipler hep çeyiz alışverişi denen mel'un hadise anında gerilir ve maalesef bazen de kopar. Çünkü üzülerek söylemek zorundayım ki gelin hanımın ve ailesinin istekleri (istisnalar elbet mümkün, kızmayın) bir türlü bitmek bilmez. Hep en iyisi olmak zorundadır, en en en kalitelisi... Çünkü çiçeği burnunda gelinimiz babasının bir tanecik kızıdır, malum! Prensesler gibi olduğu baba evinden sonra nasıl olur da elini sıcak sudan soğuk suya sokabilir? Her şeyin en iyisinin olması şart bir kere... En iyi mobilya, en iyi beyaz eşya, gelinin asla takmayacağı ama mutlaka en iyisi olması şart olan şaşalı takılar, damadı ve ailesini borç batağına itmeye mecbur bırakan uzun alışveriş listeleri... Hanım kızların da bu süreçte seslerinin çıktığı pek görülmüş şey değildir. "Ama babam, ama annem" demek suretiyle müthiş bir politik ruh hasıl olur bu zamanlarda gelin hanımlarda... Ancak eşleri ile onların anneleri arasında kalmaları gerektiğinde de bir anda uçar gider bu mübarek ruh, ne hikmetse!

Söylediklerim yanlış anlaşılmasın, elbette ailelerin de çiftlerin de en iyisini arzulamak en doğal hakkı; ancak bu "en iyi" hastalığı yüzünden gencecik insanların evliliklerinin ve ömürlerinin baharı borçtan bellerini doğrultmaya çalışmakla geçecek. Sinirler gerilecek, tarafların birbirine tahammülü azalacak, birisi -gelin ya da damat- o zaman ağzını açıp iki çift laf edememişken birkaç ay sonra kartopu etkisiyle büyüyen laflar ağzından zehir zemberek çıkacak; sonra o laflar kalp kıracak, can sıkacak... Daha da sonra çatırdayan evlilikler, birbirini görmeye bile tahammül edemeyen eşler... Soruyorum, değer mi? Sizce de bu durumda ailelerin kızlarını ya da oğullarını düşünerek talep ettiği birçok şey, evlatlarının mesut olması için türlü fedakarlıklar yaptıkları yuvalarına indirilen balta darbelerinden farksız değil mi? Allah'ın adıyla, O'nun rızası için yapıldığı iddia edilen bu evlilikler iki kanepe, üç beyaz eşya, birkaç gereksiz mobilya yüzünden bırakın Allah'ı, Peygamberi (sav); sahabeden herhangi birinin dahi yüzüne bakamayacak hale getiriyor ümmetin gençlerini... Daha da acısından bahsedeyim; Allah'ın adıyla yapılan evlilikler yıllar sonra ya da henüz hiç başlamamışken mobilya belasına kurban gidiyor.

Bakın vitrin diye bir mobilya var mesela... Her katına üçgen şekilde dantel sermenin farz olduğu ve alınan seksen altı parça yemek takımının arz-ı endamını sağlamak için icat edilmiş bir mobilya bu. Seksen altı parça yemek takımı başka nereye sığabilir ki zaten! İki kişinin yaşayacağı bir evde seksen altı parça yemek takımı neden bulunur? Kabileyle yaşayacaksanız, ya da evde gün aşırı bir aşireti ağırlayacaksanız kabulümüz. Ama bir kadın ve bir erkek günde üç öğün yemek yeseler ve hiç bulaşık yıkamasalar bile takdir edersiniz ki, takımın son tabağına ulaştıklarında çoktan yaşlanmış olacaklardır. Unutmadan bir de konsol diye bir şey var ki bu da vitrinin kardeşidir. Bunca şeyi sayıp onu saymamak ayıp olur. O da kaşık bıçak takımı için... Evet, içine sadece kaşık ve bıçak koymak için alınan bir başka mobilya! Bu durumda kaşık-bıçağın kaç parça olduğunu söylememe gerek yoktur diye düşünüyorum. Şimdi soruyorum size; vitrin ve konsolları gösterişli şekilde yemek takımlarıyla süsleyip, eve yatılı misafir gelemesin diye özellikle yatak haline gelemeyen kanepeler, koltuklar almayı tercih eden bizler; o hep övündüğümüz, her fırsatta birbirimizi dürterek hayretlerle anlattığımız, her hanım toplantısına en az bir kere konu olmuş olan Hz. Fatıma'nın (ra) mütevazı çeyizinin tam olarak neresine sığabiliriz acaba? Ona ve yaşantısına gıpta edip de neden altışar tane tabakla, kaşık- çatalla ya da bardakla yetinemiyoruz ki? Tamam hadi sen bulaşık da yıkama, seninki on iki tane olsun. Ben bu soruyu sorduğumda genellikle şu cevabı alıyorum: "Ama o peygamber kızı..." Evet, müthiş siyer bilgimizle bu boşluğu doldurduk ama aynı cennete talip olup, firdevs bahçesinin hayallerini kurarken, Kevser havuzlarında ona komşu olmayı dilerken ne hikmetse hiç gözümüze görünmüyor bu küçücük ayrıntı, ne kadar manidar değil mi?

Evet, asla azla yetinemiyoruz. Evlenirken evlerimizi mutlaka ama mutlaka mobilya imparatorluğuna dönüştürmek zorundayız, yarın ölme ihtimalimiz yokmuş gibi. Milyon liralık, hanedan salonlarından fırlamış gibi olan koltuklarda oturunca ağzımızın tadı hep baki kalacakmış gibi... Duvar kadar televizyonları evimizin baş köşesine koyunca muhabbetimiz her gün biraz daha bereketlenecekmiş gibi... Evet bence de eşyalarımız kaliteli olsun, mü'min'in diğer adı kalitedir zira ama, ben kalite arayışında yitip giden mütevazı mü'min şahsiyetimiz olmasın diyorum. Peki her şey iyi hoşsa, buraya kadar anlaşmışsak şuraya değinelim dilerseniz:

Kendimizi neden tüm bunları mutlaka almak zorunda hissediyoruz?

Cevap gecikmiyor: Çünkü geçen ay evlenen Ayşe almıştı da ondan... Ayşe’yi istemeye gelirken de kırk tane gül getirmişlerdi hem, şimdi bizimki nasıl kırktan aşağı olsun? Olacak iş mi! Bu çiçekler bir hafta içinde solacak hanım kız, ha gül gelmiş ha papatya ne fark eder? Her fazla gül evliliğine yıl katacak, ağzının tadına teminat olacak sanki...

Şimdi gelin çok basit bir hesap yapalım. Elimizde iki tane çift olduğunu farz edelim. Yukarıdaki Ayşe'nin eşi Ali olsun mesela. Bir de bir başka çift olarak Ahmet ve Zeynep... (Kişilerin gerçek hayatla herhangi bir ilgisi olmayıp olaylar bizzat hayatın kendisidir.) Ali ve Ayşe'nin toplam gelirinin 6000 lira olduğunu varsayalım; Ahmet ve Zeynep'in toplam gelirinin de 3000 lira... Eğer çiftimiz varyemez değil ise gayet normal olarak Ayşe ve Ali'nin gideri geliriyle orantılı olacak. Ali'nin gönlünden kopmuş kırk tane gül almış; alsın, kime ne. Ali'nin maddi durumu el vermiş mobilyalarını piyasanın en iyilerinden tercih etmiş; etsin, kime ne. Ayşe'nin evi çiçek gibi olmuş, tüm eşyalar kalite kokuyor, eee? Peki, şimdi Zeynep bu eşyaları görüp aynılarını illa Ahmet'ten de isterse ne olur? Ahmet de elbet ev tutacak, mobilya alacak ama kendi bütçesine göre... Ahmet, Ali'nin aldıklarının aynısını 3000 lira ile sağlayamayacağına göre gelsin krediler, gitsin faizler; hem bankalar ne güne duruyor değil mi? Peki, Zeynep Ahmet'e demiş olsaydı ki: "Elimizde olan bu. Aç değiliz, açıkta değiliz. İki gönül bir olunca samanlık seyran... Allah evimize huzur, bereket versin. Ben senden kaliteli mobilyalar değil hayırlı bir eş olmanı istiyorum." Kusura bakmayın ama Ahmet de şu saatten sonra eşek değilse Zeynep kızı bir ömür başının üstünde taşıyıversin bir zahmet.

Ayrıca siz ister minimalizm deyin, ister feng shui, ister de Peygamber sünneti ama fazla fazla eşyanın enerjiyi sömürdüğü de gün gibi gerçek! Sen o kadar sevgi saç, enerjik olmaya çalış, yemene, içmene, uykuna bunun için dikkat et sonra hepsi mobilyalara gitsin, oh ne âlâ. Yetmiyormuş gibi bir dünya da paran gitsin, üstüne alışveriş stresi de cabası... Huzur denen kıymet zaten bu kadar zor bulunuyorken bulduğumuz azıcık huzuru da meşine, cevize, suntaya kaptırmayalım olur mu? Hem estetik zevk çok başka şey. Bunu müsriflik yapmadan da sağlamak mümkün. Ne kadar para, o kadar estetik anlayışı da safsatadan başka bir şey değil zaten. İlla mobilya almak istiyorsak evlerimize bol bol kitaplık alalım. Bütün paramızla da içlerini dolduralım. Onlar ne kadar dolarsa o kadar dolu bireyler oluruz çünkü. Ne kadar dolu bireyler olursak da o kadar dolu bireyler yetiştirebiliriz biiznillah.

Hanımlara çok yüklendik gibi görünebilir. Ama bu nebevi mirasın yükünü kadının yüklenmiş olmasından, yeni nesillere gebe olmasındandır. Ayrıca siz şimdi benim böyle dünyanın en kolay şeyinden bahsediyor gibi bunları rahat rahat yazdığıma bakmayın. Benim de nefsim var elbette. Var ve tüm bunları istiyor. Aksini iddia etmek de pek dürüstçe olmaz taktir edersiniz ki! Ama aynı nefsim daha fazlasını da istiyor. Rengarenk ipek elbiseler istiyor mesela, hizmetçiler, takılar istiyor; en güzel evlerde yaşamayı, hiç iş yapmak zorunda kalmamayı, hiç yorulmamayı, hiç baş ağrısı çekmemeyi, hiç üzülmemeyi, ağlamamayı, hep mutlu olmayı, canımın istediği her şeye şıp diye hiç çaba sarf etmeden sahip olabilmeyi istiyor. Bu liste böyle uzar gider çünkü nefis dediğimiz şey tam olarak bunun için var. Ama ben biliyorum ki bunları bu dünyada sağlamanın imkanı yok. Biri olsa biri mutlaka olmayacak. Hep mutlu olmak mümkün mü bir kere? İmkansız... Şimdi soruyorum size; kaç tanesini sağlayabileceğimizin bile belli olmadığı bu isteklere, üstelik ne zaman göçüp gideceğimizin bile belli olmadığı bu dünya hayatında sahip olmaya çalışmak için -ki bunun için kendimizi ya da başkalarını dara sokacağımız aşikar- ebedi ve asla bitmeyecek olan ahiret yurdunun nimetlerinden vermek ne kadar akıllıca? Çünkü biz biliyoruz ki, Cenab-ı Hakk'ın salih bir imanla ölmüş tüm mü'min kadınlara vaadidir yukarıda saydıklarımız. Herkes sözünden döner. Eşler, babalar, patronlar... Hâşâ vaadinden ve sözünden asla dönmeyecek biri varsa, O da Allah(cc)' tır.

Hanımlara çok yüklendik dedik lakin elbette beylere de iki çift kelamımız olacak. Siz de lütfen yapamayacağınız şeylerin teminatını vermeyin. Evlenene kadar "Tabi canım, olur canım, sen nasıl istersen öyle canım"; evlendikten sonra, "Senin de isteklerin bitmiyor, bu kadarı da fazla..." Siz de lütfen tutamayacağınız sözleri, sağlayamayacağınız vaatleri vermekten imtina edin. Eğer bir hanım sizinle sadece maddi yaptırımınız için evlenecekse bırakın evlenmesin zaten. Olanı olduğundan farklı ya da fazla göstermek sadece o şeyi o anlık boyamaya yarar. İlk yağmurda da o boyalar akar, gider. Bu konuya haftaya ayrıca değineceğim inşaallah ama eklemeden de edemeyeceğim ki; biriyle evlenmiş olmanız, evlendikten sonra "nasıl olsa evlendik" diye ona her türlü saygısızlığı yapma ya da ona eziyet etme hakkını size vermez. Nikah kimseyi kimsenin sahibi ya da kölesi yapmaz. Allah'tan korkun!

Ve son olarak; şairin de dediği gibi:

Yakut, mine, zümrüt bana birdir kayalarla;

Bir gül dikeninden kanayan el neme yetmez?

Kâşâne, sedir, sırma, ışık onların olsun;

Bir köhne kitap, bir sarı kandil neme yetmez?

Selametle...

Etiketler
evlilik Alışveriş erkek Kadın toplum aile gelin damat mobilya putu Müslüman aile

Yazar Hakkında

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap