Dile Benden Ne Dilersem
- Kemal Ağca
- 1 Ara 2019 - 22:04
- 8 dk okuma süresi
- -
- 0
En son ne zaman bir şey istedin?
Canının bir şey istediğini hatırlıyor musun?
Hayır hayır! Öyle değil. En son ne zaman bir şey istedin? Hiçbir telkine, etkiye, reklama maruz kalmadan. Sadece kendin olarak...
İstemek mantığa iki kavramı çağrıştırıyor. Bunlardan ilki; bir şeye maruz kalmadan inisiyatif alarak, özgürce, bağımsızca var olan şeylerin haricinde alternatifler düşünüp bunları uygulamanın veya elde etmenin bir yolu. Veya bir şeye muhtaç olup, ihtiyaç duyulan o şeyin biri ya da birileri tarafından verilmesi için gücümüzün yetmediği noktalarda seçtiğimiz, daha doğrusu seçmek zorunda olduğumuz bir yol. İstemenin bu paradoksu içerisinde bizim nerede olduğumuzu tam olarak görmenin bir yolu yok maalesef...
Bunun tabiatta birçok örneği vardır lakin ben burada sadece insanlara hitap edeceğimden, yalnızca insanlar cihetinden konuyu ele alacağım. Daha başlamadan belirtmek durumundayım ki varacağım sonuç korkunç olacak... Bütün bunları konuşacağız ama önce önemli bir mesele var.
Gizli bir dünya devleti kurmayı ve insanları yönetmeyi planlıyor şer güçler. İllüminati falan işte masonlar var satanistler. Ama yer mi Anadolu çocuğu! Tuzaklarını başlarına geçiririz. Kurdurtmayız ulan öyle bir devlet! Bu yahudiler yok mu işte... Kudüs merkezli bir dünya devleti kurup diğer insanları köle gibi çalıştırıp kendileri keyiflerine bakacaklar. Ama biz bu dünyada iken, bu can bu tende iken kralı gelse bunu başaramaz!
(DİKKAT!!! Bu paragraf ciddi ironi içerir)
“Başaramaz!...” da işte, yine de bir bit yeniği var bu işte. Geçenlerde canım hamburger çekti. Öyle yani canım çekti. Can benim değil mi kardeşim? Gittim “X” firmasına siparişimi verdim, kasada bekledim, yemeğimi kolamı aldım ve geçip oturdum. “İşte” dedim, “...özgürce, kendi hür irademle istediğim menüyü seçip yiyorum.”
Şimdi baktığınız zaman kıtlık yok, ambargo yok, efendime söyleyeyim bir savaş durumu yok. Ama tuhaf bir şekilde hepimiz aynı şeyleri yemek zorunda kalıyoruz gibi de değil mi sanki? Yani dışarı çıktığımızda. Evde öyle değil bir bakıma. Aslında eve de gireceğiz birazdan da önce dışarıyı halledelim. Dışarı çıktınız, geziyorsunuz falan. Sonra yoruldunuz ve bir şeyler yemek “istediniz.” E istersiniz tabii can bu. Yemeğe muhtaç... Buradaki “istediniz” ve “muhtaç” kelimelerinin altını çizip bırakıyorum. Evet gezdiniz yoruldunuz ve acıktınız diyorduk. Yiyecekleriniz sınırlı. İlki döner elbette. Tavuk yada et her neyse. Paraya bağlı. Para demişken... Neyse onu sonra konuşuruz. İkincisi çiğköfte ki, artık onun da pazarı yaygınlaştığı için çamurdan bir farkı yok. Fabrikasyon olan ne varsa tiksinirim şahsen. Her sokakta, caddede birkaç tane kırmızı tabelalı dükkanlar. Esnaf lokantaları olurdu eskiden ucuzdu da. Şimdi onlar da biraz kendini kaybetti gibi. Her şeyde gizli bir pahalılık söz konusu. Kalitede de düşüş gözlemliyorum. Hamburger firmaları da var ki, ne kültürümüze ne de damak tadımıza çok hitap etmese de vazgeçilmezlerimizdendirler kendileri. Her ne hikmetse artık. Fakat şöyle bir durum da var; bazı yörelerin yemekleri özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde temsil edilirken çiğköfte gibi, kebap, döner, dürüm gibi; bir nebze özlerinden bir şeyler alınıp, kaybettirilip, maliyeti de düşürülüp öyle servis ediliyorlar. Canımız istediğinde yiyebilelim diye imiş sorarsanız... Boş laf.
Bu yazı biraz gezelim yiyelim gibi gurme tarzı bir yazı değil şaşırmayalım. Olay başka. Diyorum ki, acaba bu dışarıda yediğimiz veya yemeyi arzuladığımız yemekleri canımız istediği için mi yiyoruz yoksa yememiz gerektiği için mi canımız istetiliyor? Alın size bir paradoks... hani özgürce seçiyorduk ya ne yiyeceğimizi. O kadar da özgür değil miyiz acaba? Kolay yemek...
Kolay yemek demişken geçenlerde Afrika'ya bir su kuyusu açma ve kurban faaliyeti için giden Seyfullah Yılmazsoy kardeşimin bir anısına takıldım. Tam anlamıyla kıtlığın olmadığı durumlarda dahi insanların un ve suyu karıştırıp tatsız, tuzsuz bir yemek yapıp yediklerini anlatmıştı. İşin tuhaf tarafı şu ki, bu yemeği (yemek denirse tabii) kölelik zamanlarında efendilerin hem kolay hem doyurucu hem de maaliyetsiz olması sebebiyle kölelerine yapıp ya da yaptırıp yedirmeleri. Hazır ye ve çok çalış... Tanıdık geldi mi?
Geçenlerde yine bir “X” gıda firmasının reklam afişinde “...siz yorulmayın diye şunu, şunu, şunu biz hallettik...” tarzında bir slogan gördüm. Neden uğraşmanı istemiyor biliyor musun? Birincisi sen tembelleştikçe o ürününü satacak ve senin binbir emekle çalışıp kazandığın paranı cebinden lüüüp diye alacak. İkincisi ise her ne iş yapıyorsan işine daha fazla zaman ayırıp kendinden kısman. Zira büyük patronların çoğu sanki kan bağı ile bağlı. Sen bir çalışan olarak patronun her kimse onun işine daha fazla önem vermelisin. O gıda firmasının patronu da Harran'lı herhal. Hemşehrilerini koruyor bir bakıma. Haddini bil, çok çalış, çok harca, daha çok çalış!
Dışarı çıktınız yemek yiyeceksiniz dedik. Çıplak çıkacak haliniz yok herhalde. Gerçi son zamanlarda çıplak çıkanlar da çoğaldı. Onlar da nasibini alacaklar az sonra. Ne giyeceksiniz? Tabii ki zamanın modası neyi gerektiriyorsa. Moda insanın kendisine yakışan şeyi giymesi midir? Dostum seni kandırmışlar... Moda, büyük kıyafet markalarının sana hangi ürünü satmalarını gerektiriyorsa, hangisinden para kazanmaları gerekiyorsa onu giymendir. Giyeceksin ulan! Giyme de göreyim! Rüküş, demode, pasaklı, pejmürde, dinozor, çağ dışı vs. bir araba dolusu yaftası var adamın elinde. İstediğini giyemezsin işte! İstediğini giyersin. Yani onların istediğini!
Neden kot pantolununun paçası daha dar? Neden eskiden İspanyol paçaydı? Neden kızlar ve teyzeler (afedersiniz ama teyzeleri iğrenç gösteriyor) iç çamaşırlarıyla dışarıda geziyor? Evet tayt bir iç çamaşırıdır. “Neden tayt anlatsana biraz?” diye sorsak ne dersin, bize neler anlatırsın? Seni ince gösteriyor, selülitlerini kaplıyor, kalçalarını daha dolgun gösteriyor velhasıl-ı kelam erkek gözüne daha tatlı görünüyorsun. Daha önce de yer verdiğim “açarım bakma ve bakarım açma” paradoksunu yeniden görüyoruz. Bir de mini şortlar var tabii. Seni çok çekici ve güzel göstermiyor. Seni erkeklerin malzemesi, bir objesi, bir göz zevki aracı olarak sokağa salıyor. Ve bomba geliyor... Sen bunu sen istediğin için giymiyorsun! Onlar istediği için giyiyorsun.
Dışarıda yine gördüğümde iğrendiğim oldukça dar giyinmiş erkekler var. Kısa paçalı palyaço pantolonu gibi pantolonlar giyiyorlar. Ellerinde tesbihler, sakallı bıyıklı ağır(!) abiler falan. Ha bu arada sakalı da yine onlar istediği için bırakıyorsun. Sana yakışması falan hikaye. Sakal her erkeğe yakışır onu geç. Ama bundan bir yirmi sene öncesine kadar sakallı diye insanlar hapse atılıyordu. Kim attırıyordu hadi bil? “Sakal sana yakışıyor sakal bırak” diyenler elbette. İnanması güç değil mi? Ama gerçekler acıdır...
Ve sen hanım kız... Annen, teyzen, falan ablan bir zamanlar fotoğraflarda hani o geniş mantolu, pardösülü, büyük başörtülü halleriyle görünürlerdi. Görünürlerde öyle bir giyim kalmadı. Ayetlerdeki tesettür tanımı mı değişti yoksa? Yeni bir vahiy mi geldi? Haşa haşa... Eeeee kimin emri o zaman bu yeni daracık tunikler, altında taytlar, küçücük, rengarenk şallar eşarplar... O fotoğraflardaki annelerin, teyzelerin bile kurban olduğu “tesettür modası” na senin de kapılmanı elbette yadırgamıyorum. Sonuçta daha güzel gösteriyor. Giyin giyin. Gözümüz gönlümüz açılsın... (tövbe tövbeeee)
Şimdi arkadaşım. Modanın emrettiği şekle riayet ederek giyindin, dışarı çıktın, yine zamanın ve “trendlerin” emrettiği bir yerde yemeğini yiyorsun. Bütün bunlar için ne gerek? Para gerek para... Para için ne gerek? Çalışmak, çalışmak, çalışmak! Hepimiz çalışıyoruz, çalışmalıyız ona asla bir diyeceğim olamaz. Zira maişeti temin için çaba harcamak, üretmek, ticaret yapmak helaldir ve ibadet şubelerinden bir şubedir. Babalar çalışıp evine bakar, çoluk çocuğunun rızkını arar, kazanır getirir. Anneler evlerin sultanı olup, aynı zamanda eğitici ve öğretici olarak çocuklara... Bir dakika ya! Artık evde anne kalmadı ki. Bakın size şahit olduğum saçma bir şey söyleyeyim. Bir kadın çalıştığı için çocuğunu evde bırakmak zorunda kalıyor. Çocuk da yaparım kariyer de demiş ama çocuk kısmı tam olmamış. Her neyse, çocuğuna bir bakıcı kadın tutmuş. Bu bir derece normal gelebilir artık, alıştık çünkü. İşin absürd olan tarafı, o kadının çocuğuna bakan kadın da kendi çocuğuna bakması için annesine bırakıyormuş. Yani çocuğa anneannesi bakıyor, annesi başkasının çocuğuna bakıyor. Para içinmiş... Baba da çalışıyor bu arada sıkıntı yok. Bu kadar absürd bir duruma düşüyorsa insan ya dolandırılmış da dünya kadar borcu olan birisi olmalı ya da yüklü bir para cezası falan almış olmalı ki mecburiyet doğsun. Bana göre yani. Tek gerekçe ne biliyor musunuz? Daha güzel bir semtte, daha güzel bir evde, daha iyi şartlarda yaşamak için... Şimdi gelin bu aileyi analiz edelim. Daha güzel dediği semt geldiği köyünden biraz daha farklı. İşte okul var, belediyenin adı yazılı çöp kutuları falan. Daha iyi bir ev dediği, yine gecekondu diye tabir edilen, kenar semtlerde, merkeze on dakika uzakta (ama helikopterle on dakika), tavanı merteklerden ve toprak damdan olmayan, kombisi olan soba derdi olmayan bir ev. Daha iyi şartlar dediği, toprakla çamurla uğraşmadan, tarlada sabahın köründe kalkıp güneş altında ter dökmek zorunda kalmadan ama birinin yanında “köle gibi” çalışıp fakat üstü başı temiz şekilde günü doldurmak. Allah aşkına sırf tadına varmaya bile uzak kalacak kadar çalıştığı bu “daha iyi şartlar” için değer mi? Buzdolabı boş ama yüz bilmem kaç ekran televizyonu var. Maaşının iki katına taksitle telefon almış. Bankaya dünya kadar borcu var. Banka bir gün “Gel ulan buraya! Senin mi lan o aldıkların? Ya paramı öde ya mallarımı hacizle geri alırım senden!” dediğinde de “Yok virmem onlar benim” diyebilir misin? Aman ne kadar da iyi şartlarda yaşıyorsun. Padişah olmuşsun sanki...
Peki neden o televizyon?
Neden o telefon?
Neden o ev?
Neden bu kadar şey için nefes almaya vakit kalmayacak kadar koşturmak, kendi işini ihmal edip başkasının işine koşmak, kendi çocuğunu umursamayıp başkasının çocuğuna ana şefkati vermek, kendi cebine bakmadan başkasının alabildiklerini almaya çalışma yarışı neden? Neden biliyor musun ahmak kardeşim? Onlar bunları sana satmak istiyorlar. Senin bunları giymeni, bunları yemeni, bunları kullanmanı “istemeni” istiyorlar. Sonlara doğru yaklaşıyoruz. Birazdan noktayı koyup başınızı daha fazla ağrıtmayacağım. Şimdi tekrar sorup müsaadenizle çekiliyorum.
En son ne zaman bir şey istedin?
Canının bir şey istediğini hatırlıyor musun?
Hayır hayır! Öyle değil. En son ne zaman bir şey istedin? Hiçbir telkine, etkiye, reklama maruz kalmadan. Sadece kendin olarak...
Etiketler
Yazar Hakkında
Kemal Ağca
Mezar taşıma, "hep yazdı ama yazar olamadı..." yazın
Yorumlar