Din Edebiyat Öykü

Dengeyi Uzakta Arama 2. Bölüm

  • 4 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Dengeyi Uzakta Arama 2. Bölüm

Okumadığı kitapları kitaplığına koymak ya da kitaplığına yerleştirdiği kitapları okumadan öylece bırakmak adeti değildi. Çocukluk çağından beri okumayı ve okuduğunu anlamayı sevmiş, kitaplara oyuncaklardan daha yakın hissetmişti kendini. Ama zaman zaman alıp, okumayı ertelediği, ne zaman aldığını unuttuğu kitapları da mevcuttu. Bu da o istisna kitaplardan biridir diye düşündü. Kitap oldukça eski ve yıpranmıştı. Zihnini yokladığında yakın zamanda bir sahafa uğradığını da anımsayamamıştı. Zaten şu anki halet-i ruhiyesi herhangi bir şeyi anımsamasına müsait değildi. Ön kapağı yırtılmış veya kopmuş eski kitabın; kalın siyah yazıyla adının yazılı olduğu yaprağı ve baştan bir miktar sayfayı baş parmağından destek alıp yelpazelendirerek karıştırdı. Sarı kağıda baskılı, yaklaşık iki yüz sayfalık bir kitaptı bu. Az önceki halinden eser kalmamıştı onda. İçinde beliren ilgiyle, dikkatini sarı sayfalara yoğunlaştırdı. Pencereye yaklaşıp, sokak lambasından sızan cılız ışıkta ilk sayfadan birkaç satırı gözlerini kısarak okudu;

“… Sağnak sağnak yağarken üstümüze; arzular bulutundan hasretin katreleri …”

Bu bir şiir kitabıydı şüphesiz. İlk okuduğu mısraların ardından başını kaldırıp camın ardındaki, henüz sessizleşip sakinleşmiş olan sokağa baktı: Yol kenarlarında park halinde birkaç araba vardı. Bastonunu yere vuran; ritm ahengindeki tek düze tıkırtılarla bir ihtiyar geçip gitmekteydi usulca. Bir iki kedi gezinmekte ve karşı binanın küçük ön bahçesindeki kiraz ağaçları esintinin etkisiyle sallanmaktaydı. O esnada, sokağın sakinliği, huzur bozucu bir gürültü eşliğinde hızla oradan geçen bir motosikletli ile bozuldu.

Lakin onun gördüğü veya duyduğu bunlar değildi veya bu kadar değildi. Gözlerinden fırlayan bakışlar bunların hiçbirine isabet etmemiş, hiçbirine saplanmamıştı. Bakışları öylesine delici bir inceliğe ulaşmıştı ki; adeta maddenin derinliklerine ulaşmış, hızla ve umarsızca moleküllerin, atomların ve onların arasındaki manyetik bağların arasından sıyrılarak, görünmeyen fakat gözleri ve zihnin tamamını tahakkümü altına alan, tamamen nesnellikten uzak bir tahayyülat manzarasını seyre dalmıştı.

Kelimelere dökülemeyecek bir hali, asırlara sığmayacak bir anı yaşıyordu. Tam da aksiliklerin, hasret ve kederlerin sağanak gibi üzerine yağdığı bir dönemdeydi. Arzu ve emelleri, hedefleri, kriterleri başının üzerinde öbek öbek bulutlaşmıştı oysa. Külli İrade’ nin soğuk rüzgarına maruz kalmıştı bu bulut ve onun delici damlalarının ruhunu zedelemesinden kurtaracak bir şemsiye edinmeyi dahi akıl edememişti.

Mısraları adeta üzerlerinden kayarak okumaya devam etti. Okudukça, içindeki bilmediği odaların varlığını keşfediyor ve o odaların kapılarının birer birer açıldığını hissediyordu. Kapılardan ruhuna sızan beyaz, tatlı, parlak ışığa kendini daha da bırakıyor; dert, sorun, problem dediği ne varsa hepsinden sıyrılıyordu. Gözleri sokağın bittiği noktaya sabitlenmiş olarak, okuduğu bir mısrayı dudaklarında dolaştırarak tekrarlıyordu;

“…Köpük köpük köpüren, dert dediğin dalgaları dağıtır dalgakıran dualar…”

Kitabı kapatıp elinde tutarak masasına yöneldi. Dün içtiği meyve suyunun şişesi hala masadaydı. Şişeyi elinin tersiyle birazcık iteleyerek duvara yanaştırdı. Ortada açılan boşluğa kitabı koyup sandalyeye oturdu. Bir süre derin derin düşünerek kitaba baktı, sonra sol kolunu kitabın yanına uzatıp başını kolunun üstüne yasladı. Olaylar, kişiler, mekanlar zihninden bir dönme dolabın kabinleri gibi dönüp flu bir hal aldı. Zihni artık süratle devreden bu bulanık manzarayı yorumlamayı reddediyordu.  Yorgun zihni ve bedeni artık istirahat etmek için beynine ısrarlı bir şekilde uyarılar yolluyor, beyni de kan akışını yavaşlatması için kalbine emir veriyordu. Oturduğu sandalye, üzerine yaslandığı masa, alnını koyduğu kitap, hatta kolu, elleri ve ayakları bile kendisinden uzaklaşmaya başlamıştı…

“…tıp, tıp,tıp…”

Yüksekçe bir yerden düşen su damlalarının sesiyle başını kaldırdı. Kara taşlarla örülmüş, kısmen yosun tutmuş ıslak duvarları, karanlığa yakın izbe, küçük odayı gözlerini kısarak taradı. Birazcık yüksekte, içinden bir kedinin bile zor geçeceği bir pencerecik, daha doğrusu bir delik vardı. İçeriyi az da olsa görünür kılan ışık da buradan sızmaktaydı. Dizlerinin üzerine çöküp kalmış, elleri hala ıslak ve vıcık vıcık çamur olan zemindeydi. Gözlerini oğuşturmak için elini kaldırdığında bileğinde bir soğuklukla beraber bir ağırlık hissetti. Bileğinde ne olduğunu yoklamak için diğer elini de kaldırınca, onda da aynı şeyin olduğunu gördü. Biraz genişçe, kalın, metal bir prangaydı kolundaki. Prangaya takılı kalın zincirleri yoklayarak gözleriyle takip ettiğinde, duvardaki büyükçe bir halkadan geçirilip, diğer kolundaki prangaya bağlanmış olduğunu gördü. Gözleri karanlığa biraz da olsa alışmış; artık odanın ana hatlarını, zincirin kıvrımlarını gözleriyle seçebilecek düzeye gelmişti. Zinciri tutup asılarak çekiştirmeye çalıştı. Parmakları kalın halkaların üzerinden kayarken bir tuhaflık farketti. Zincirin halkaları öyle eski, paslı veya yıpranmış değildi. Üzerlerine dokununca düz olmadıklarını, sanki bazı desenlerin kabartma gibi halkalara oyuldukları izlenimine kapıldı. Zinciri kaldırıp, içeri sızan zayıf ışığa tutarak gözlerini iyice yaklaştırdı. Üzerine gerçekten de bazı şekiller kabartma usuluyle işlenmişti ve biraz daha incelediğinde bunların her birinin insan suretleri olduğunu gördü. Bütün halkalarda birbirinden farklı insan suretleri vardı. Tuttuğu zinciri dehşetle yere fırlatıp, canhıraş bir çığlık atarak duvara yanaştı, Sırtı duvarda, ellerini karnına çektiği dizlerinin etrafında kenetlemiş vaziyette hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı…

Etiketler
okumak Sokak Sağanak Eski Kitap Sahaf

Yazar Hakkında

Kemal Ağca

Mezar taşıma, "hep yazdı ama yazar olamadı..." yazın

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap