Öykü

Çınar Gölgesi

  • 5 dk okuma süresi
  • -
  • 3
Çınar Gölgesi

"Hoooop!"

"Bi cigara var mı?"

"Bi cigara be bi cigara versene!"

 

Yolun ortasına çıkıp gelen arabaları böyle durduruyor, hep aynı şeyi söylüyordu:

“Bi cigara versene” 

Bazı sürücüler tanıyordu artık onu. Kimi yine karşımıza çıkar diye düşünür yanlarında bir paket sigara getirirlerdi. Kimileri sigara yerine yiyecek bir şeyler veriyordu. Her gün binlerce aracın geçtiği, işlek bir yolun yakınında kurulmuş ilçenin en büyük ve en zengin köylerinden biriydi. Diğer köylere göre eğitim düzeyi yüksek, gelişmiş çok güzel bir köydü Mehmet amcanın köyü. Köyün bu özelliklerinin asıl mimarı da kendisiydi.

Kırk sene evvelini anlatmıştı bana. Şehir merkezine olan uzaklığı nedeniyle pek gelişmemişti köyü. Gelişmesi için öncelikle yakınından bir yolun geçmesi gerekiyordu. Yolun köyün yakınından geçmesi için zamanın devlet görevlileri ile çok konuşmuştu. Çünkü yol demek refaha kavuşmak demekti. Köyün her yıl çektiği salgın hastalıklardan kurtulması ve daha sıhhatli bir neslin büyümesi demekti. Yol varsa su da gelirdi, sağlık da gelirdi. Su gelirse bereket artar ve şu verimli topraklar usulüne uygun işlenir ise herkes zengin olurdu. Yolun köyün yakınından geçmesinin onayını almıştı fakat en zoru daha başına gelmemişti. Cehaletle savaşması gerekiyordu. Yolun arazilerinin üstünden geçeceğini duyan köylülerin razı olmamaları engeli çıkmıştı. Kaç kez "kimvurduya gitti" denilecek pusulardan hafif yaralı olarak kurtulmuştu. Ağır baskılara maruz kalmış fakat asla pes etmemişti. Her zaman sulh yolu ile gitmişti engellerin üstüne. Kendi bereketli arsasını, engel olanların arsasıyla takas etmeyi bile önermişti. Öyle böyle yol geçmişti. Sıra köyü yaşadığı zor koşullardan kurtarmak için üreteceği çözümlere gelmişti. Yüksek ziraat mühendisi idi kendisi. Köyün toprağından numuneler almış ve en uygun bitkiyi önce elinde kalan küçük arsasında yetiştirmeye başlamıştı. Bir kaç yıl içinde tonlarca üzüm satmıştı. Evinin bahçesinde kara kazanda yaptığı pekmezin siparişlerine yetişemiyordu. Pekmezli cezerye desen kapış kapıştı. Köyün en zengini olmuştu. Köylüye küs duruyordu fakat bu küslük aslında kafasında yazdığı senaryonun bir gereğiydi. Hiç bozmadan rolünü oynaması gerekiyordu. 

Bir gün üzümlere aşı yaparken, bahçe avlasında biri onu gizlice izliyordu. Bu kişi yol mevzusunda kendisine en kötü lafları eden, kendisine pusular kuran, inadı ile Mehmet Bey'in 10 dönümlük verimli arsasını taşlı çalılı arsasıyla takas eden Velioğlu İzzet idi. Aşılama işini bitirip ev kapısı önündeki ağaç tabureye oturunca Velioğlu İzzet’i avla kapısında gördü. Bir müddet baktı. İzzet, Mehmet Bey’in senaryosunun baş aktörlerindendi. Bir gün köyde kendisine kötü davranmış olan herkesin, kendisinden özür dileyeceğini biliyordu, pişmanlıklar bir bir faydaya dönüşmeye başlayacaktı. İşte ilk perde açılıyordu. İzzet mahcup bir tavırla selam verdi. Ayağa kalkıp selamını aldı ve içeri gelmesini istedi. Geç kalınmış bir özür dilendi o gün ve köyün geleceği adına bir sözleşmeye imza atıldı. Kalemle değil, sözle atıldı. Köyün kalkınması için ilk adım üzüm yetiştiriciliği idi ve bu konuda köyü seferber edecek isim İzzet idi. Yaklaşan muhtarlık seçimlerinde aday olmasını, kendisini destekleyeceğini söyledi Mehmet Bey. Senaryo çok iyi işlemiş ve on yıla varmadan köylü zenginliğe kavuşmuştu. Üzüm tüccarları köyde ofis açmış, iş adamları fabrikalar kurmuş ve kız erkek demeden herkes çocuklarını okutmaya başlamıştı. 

İnsan kendi yazdığı senaryoyu hayata tatbik edebilir. Bir yerden sonra senaryo kaderin acı gerçeklerine dönüşür. Zamanın insanlar üzerindeki etkisini görmek, yaşamın sahibi olduğunu düşündüğümüz şeyleri bir anda yok etmesi ve insanoğlunun ne kadar nankör olduğunu görmek için Mehmet Bey'e bakmak yeterdi aslında. Bu insanlık için ders niteliğindeki koca bir ömür o an adeta bir zaman tünelinden geçiyordu Mehmet Bey'in kafasında.

Yetmiş yaşına merdiven dayamış, saçı dökülen kafasına koyduğu eski püskü kasketiyle Mehmet Bey'in bu hallerini gören herkes acıyordu ona. Halbuki beş yıl öncesine kadar aklı yerinde, çok okumuş, bilgili, hazır cevap, hâlden anlayan biriydi.

Olduğu yer hepimizin her gün bir yol ortasında gördüğümüz, ama hep görmezden geldiğimiz araç sesleri arasında dolaşan bir ihtiyarın kafasında canlanan bir anıydı sadece. Bir korna sesi , belki de akan trafiğin uğultusu, belki bir arabanın içinde mutlu görünen iki arkadaş götürmüştü onu geçmişin tozlanmış ama unutulmamış hatıralarına. 

Mehmet Bey senaryoya oğlunu, onun kendisini deli divane edeceğini koymamıştı. Oğlu Nadir’in sonradan haberdar olduğu kötü hayatına engel olamamıştı. Evladının kötü alışkanlıklarının faturası kendisine kesilmiş, bütün varlığı elinden alınmıştı. 

Bütün bunlar olup biterken köyünden kendisine destek olacak tek kişi vardı. Vardı var olmasına ama geçirdiği ağır bir hastalık sonucu yatalak kalmıştı Velioğlu İzzet. Köylü hiç bir şey olmamış gibi davranıyordu. Dünya üzerinde nankörlüğün kitabı yeni kanunlarıyla yeniden yazılıyordu. Ellerine geçen bu imkan, bu aşırı rahatlık bir gün yok olabilirdi. Her şey bir çekirge sürüsünün istilasına veya bir kaç aylık kıtlığa bakıyordu. Nankörlük ve şükürsüzlük sefalete götürür ve şükür nimeti koruyan en güçlü zırhtır. 

Derin bir nefes çekti. Çocukluğunu hatırladı az önce gelip oturduğu yerde. Çocukluğunun çınar ağacı kalmıştı sadece burada. 

Bir çelik çomak oyununun acı tatlı hatırası canlandı gözünde. O anları yaşıyordu sanki. Bir anda karşısındaymış gibi gibi canlı canlı yaşıyordu, yeni zamanın içinde hatıralarını en yakın arkadaşı olan İsmail'le. Öylesine içine girmişti ki oyunun, sanki o yol ortasında duran bedeninden okunuyordu endişesi. İşte şurası, asfalt geçmiş üstünden. Her ihtimali düşünerek içindeki sevgiyle gözünü tutup yere yığılan biricik arkadaşının yanına doğru koşmaya başlamıştı. O anların yüzünde oluştuğu tebessüm ardından gelen hüznü. Bir kuş olmuş uçuyor gibiydi. Bastığı çimenler yeni yeni büyümeye başlamıştı. Erkenci çiçekler tesbih tanesi büyüklüğü kadar etrafta sarı, mor, kırmızı renk tayfları oluşturmuştu. Uzun ve sert geçen kışın izleri çoğu yerde halen kendini gösteriyordu. Asırlık çınarın, gövde ayrımı, geçen sene gölgesinin geçtiği düzlüğe düşmüştü.

Altın sarısı saçları gözünün üstünde birleşen ellerine düşmüştü İsmail’in

‘İsmail, arkadaşım gözüne mi geldi.? ‘ diye sorarken bir yandan da ‘Oğlum mızıkçılığın tuttu yine’ diye de kendini avutuyordu. Gerçekten de mızıkçılığı tutmuş. Çünkü elmacık kemiğine küçük bir dokunuş yapmıştı az önce havada var gücüyle vurup kendisine çarpıp duran çelik. Kazanacağı sayılara engel olmak için canının yanması pahasına önünden çekilmemiş, nerden baksan elli adımın önüne set olmuştu.

Mekânın olmadığı bu âlemde kendini bulduğu bu çocuk ruhunda kalan yerden, bastonuna dayanıp zorla kalktı ayağa. Oğlu Nadir ‘in kabrine bir baba merhameti ile baktı. Evladından kırk gün sonra kaybettiği eşi Sultan’ın kabrine yöneldi. İhtiyar gözlerinden bebek gözyaşları eşinin toprağına düştü. “Senden memnundum hanım.“ deyip duasını etti. Az önce bahsettiği çınar ağacının olduğu yere doğru baktı. Gözleri dolu dolu olmuştu. Çocukluğunda İsmail ile gölgesinde dinledikleri çınar ağacının dibine geldi. Gözlerinin önünde mızıkçı İsmail vardı fakat mezar taşına “Mızıkçı “yazılmamıştı. 

Yaa İsmail, kim derdi buranın çocukların çelik çomak oynadığı yer iken köyün yeni kabristanı olacağını? Kim derdi gölgesinde soluklandığımız şu çınar dibinin sana nasip olacağını?

Etiketler
Öykü edebiyat Vefa hayat Acı Çınar gölge acı gerçekler bereket üzüm pekmez Akıl öncü Yol Eğitim zengin nankörlük çocukluk hatıralar kahır

Yazar Hakkında

Muhammed Balaban

45 yaşındayım. Zonguldak doğumluyum. Bir devlet kurumunda Sağlık çalışanıyım . Şiir, öykü ve deneme yazıyorum.

Yorumlar

  • 3 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap