Cennet
- Kemal Ağca
- 3 Oca 2021 - 13:51
- 8 dk okuma süresi
- -
- 4
Tüpçünün dükkanında oturup sohbete dalmış, bir yandan da arka arkaya çay içiyorduk. Bir küçük piknik tüpün üzerinde kaynamaya devam eden suyun buharı çaydanlıktan püskürüyor ve gidip dükkanın kapalı kapısının büyük camını kaplıyordu. Dışarıda kar yağıyordu. Tüpçü Murat abiyle bilmem hangi memleket meselesini konuşuyor ve olası çözümlerinin neler olabileceğini tartışıyorduk. Şimdilerde böyle hararetle memleket ve devlet meselelerini konuşanlar görsem, durup içimden boşa konuşmayın, iş yapın diye uyarmak geçiyor. Keşke o zamanlarda benim şimdiki halim gibi düşünen birisi çıkıp bizi uyarsaydı. Yıllar o kadar çabuk ve bir o kadar da boş geçiyordu ki doğru düzgün bir tecrübeye sahip olmak için bazen on yıl bile az geliyordu.
Öğretmenler öyle sadece tahsil ve sınavla değil, aynı zamanda kişilik ve insanlıkları ile de seçilmeliydiler ki yetiştirecekleri çocuklar faydalı insanlar olsunlar. Öğretmen olmak öyle alelade bir şey gibi görünmemeliydi. “Bari öğretmen olayım...” diyememeliydi kimse, çünkü bu meslek öyle kolay bir meslek değildi. Çiftçiye, üreticiye, sanayideki esnafa değer verilmeliydi. Bu değer basit bir “Elinize sağlık, sizinle gurur duyuyoruz.” tarzı samimiyetsiz bir şey olmamalıydı. Köylü ve sanayici parmakla gösterilmeli, yetiştirmeleri için bir üniversiteye öğrenci gönderir gibi çıraklar gönderilmeliydi. Memlekette fakirlik değil, sahte bir zenginlik vardı. Meselenin özü, zenginin doymadığı gibi, fakirin de zengin gibi yaşamaya özenmesiydi. Kanaatin yok olduğu yerde varlık olmazdı. Herkes haklı ama kimse mutlu değildi...
Meseleler birbirini kovalarken birisi dükkan kapısının camını tıklattı. Onu daha önce hiç görmemiştim ya da denk gelmemiştim. O güzel yeşil gözleriyle bize bakıyordu ve camı tıklatmaya devam ediyordu. Çok güzel ve sevimliydi. Murat abi,
“Cennet geldi.” dedi gülerek ve kalkıp kapıyı açtı.
“Adı Cennet mi?” diye sordum,
“Evet.” dedi
İçeri girdi ve hemen yanımızdaki elektrikli sobanın önüne geçip oturdu. Tatlı mırıltılar çıkarıyordu. Boynunda boncuklarla işlenmiş ve ucunda minik bir çıngırak olan, tasmadan ziyade bir kolyeye benzeyen boyunluğu da çok yakışıyordu. Murat abi oturmadan önce yediğimiz öğle yemeğinden arta kalan yoğurttan birazcık alıp bir kaba koydu ve Cennet'in önüne indirdi. Cennet belli ki acıkmıştı ve üşümüştü. İlk önce sanki minnet belirtir gibi bize baktı, bir kere tatlı bir sesle miyavladı ve yoğurdu yemeye başladı. Biz az önceki tartışmalarımızı bırakıp Cennet'i izlemeye başladık. Birkaç büyük kahverengi benek haricinde bembeyazdı ve oldukça temizdi. Pembe burnunu ara sıra kaldırıp güzel yeşil gözleriyle bize bakıyor, sonra da önündeki kaptan yoğurdu yemeye devam ediyordu.
Murat abi ile sohbet etmeye devam ettik. İkindi vakti girmişti. Küçücük dükkanda nöbetleşe ikindi namazlarımızı kıldık ve yine elektrikli sobanın önüne geçip sohbet etmeye devam ettik. Murat abi biten çayı demlikten boşaltıp yeni çay koydu. Çay demlenirken devam eden sohbetimize, Murat abinin demlenmiş olan ve bardaklara koyduğu çayı içerken de ara vermemiştik. Cennet sıcacık yerde uzanmış uyukluyordu. Bir arka patisi çok önceden geçirdiği bir kazada zedelenmiş ve kesmek zorunda kalmışlar. O hali daha bir kalbe dokunuyordu. Ben Cennet'i izlemeye dalmışken Murat abi,
“Cennet daha yavruyken de buralarda gezer, dolaşırdı.” dedi.
“Kimin kedisi bu? Belli ki ev kedisi. Hem tertemiz hem de boncuklu kolyesi var.” dedim gülerek.
“Yok mahallenin kedisi o.” dedi Murat abi. “Biz bakıyoruz yıllardır. Neredeyse on yaşında. Sayısız yavru doğurdu. Hepsi de büyüyüp dağıldı. Birkaç kez hasta oldu, şu ilerideki veterinere götürdük. O sağolsun her şeyi ile ilgilendi. Yemeğini, suyunu, hasta olduğunda ilacını hep biz aramızda hallederiz. Refik abi kadar mahallenin sakinidir.”
Sanki kendisinden bahsettiğimizi anlamış gibi yattığı yerden kalkıp önce gerindi ve yanımıza yaklaştı. Kafasını bacağıma sürtüyor, tatlı sesiyle miyavlayarak mırıldıyordu. Kuyruğunu sallayarak kafasını daire çizer şekilde çevirmeye başladı. Halinde bir tuhaflık vardı. Tek arka ayağını üzerinde, kulağına deniz suyu kaçan bir adamın suyu çıkartmak için uğraştığı gibi hareketler yapıyordu. Ara sıra da bana bakıp miyavlıyor sonra yine o tuhaf hareketlere devam ediyordu. Merakla Murat abiye baktım, bana bakıp gülüyordu. Bir şey anlamamıştım.
“Boynunu kaşı.” dedi yine gülerek.
Eğilip boynunu kaşıdım biraz. Sonra sakinleşti ve ayağımın dibine uzanıp yattı.
“O taraftaki ayağı yok ya, kendisi kaşıyamıyor boynunu. Bizim yanımıza gelip işaret ediyor biz de kaşıyoruz.” dedi Murat abi.
Bu beni hem üzmüş hem şaşırtmış hem de tuhaf bir şekilde neşelendirmişti. İçimde Cennet'e dair bir sevgi, bir sıcaklık dolup çoğalmaya başladı. O gün akşama kadar Murat abinin dükkanın hem sohbet ettik hem de Cennet ile ilgilendim. Daha önce defalarca geldiğim halde onu hiç görmemiştim. Murat abi de hiç bahsetmemişti. Bu denk geliş bana o kadar iyi gelmişti ki...
Uzun zaman boyunca Murat abiyi ziyaret etmeye gittiğimde sohbet arasında hep Cennet'i soruyordum. Sonra o geliyor ve ben uzun uzun boynunu kaşıyordum. Ona özel hazırlattığım yemlerden getiriyordum. Öyle piyasadaki kedi mamalarından değil. Bazen kasaptan eti sıyrılmış tavuk kemiklerinden alıp evde haşlıyordum. Bazen tavuk ciğeri ki yine biraz sebze ile haşlıyordum. Balık da aynı şekilde bulunca hazırlıyordum. Hazırladıklarımı ertesi günü bir kaba koyup Cennet yesin diye Murat abinin dükkanına bırakıyordum. Artık kış da geçip mevsim yaza döndüğü için daha da mutlu hissediyordum kendimi. Zira Cennet soğuk havaları sevmezdi. Çok çabuk üşütüyordu. Baharı ve yazı sırf Cennet için ister olmuştum. Adeta aklımda Cennet hayali, kanımda Cennet sureti, zikrimde ve fikrimde hep Cennet vardı. Cennet bana o kadar iyi gelmişti ki sanki ölmüş de Cennet'e gitmiş gibiydim. Hesap günü bitmiş, sırattan geçmiş gibi rahatlıyordum Cennet'le ilgilenince. O masum gözleri ile bakışı, o “Boynumu kaşı” der gibi kafasını çevirişi, o tatlı ve ince sesiyle miyavlayışı beni benden alıyordu. Cennet beni benden alıyordu ya, Allah da bir şeyi çok seversen onu senden alıp, seni onun yokluğu ile imtihan edermiş.
Bir gün yine evde akşamdan Cennet için hazırladığım yiyecekleri bir kaba koyup Murat abiye gittim. Dükkan kapalıydı ve bu olağan bir şeydi. Ara sıra tüp değiştirmeye giderdi ve dükkanı kapatırdı. Birazdan geleceğini biliyordum ve dükkanın önündeki sandalyeye oturup beklemeye başladım. Baktım sokağın başından Murat abi geliyor. Elini kaldırıp selam verdi beni görünce. Aynı şekilde el sallayarak selamını aldım. Az sonra da yanıma ulaştı. Anahtarları çıkarıp dükkanın kilitli kapısını açarken sordum,
“Abi neredeydin? Yarım saattir seni bekliyorum.”
Murat abi güleç yüzlüydü. “Anası ölse yine tebessümü eksilmez” derlerdi onun için. Acısı da olsa, neşesi de olsa hep tebessüm ederdi. Bu tebessüm kimi zaman iç açıcı, kimi zaman ise yürek burkucu olurdu. Yüzünde yine bir tebessümle bana baktığında yüreğim burkuldu.
“Cenazedeydim.” dedi.
“Hayırdır abi kim vefat etti?” diye sordum.
“Cennet...” dedi ve başka bir şey demeden içeri girdi.
O an sanki hiç yaşanmamıştı. Ben, Murat abi, Dünya veya herhangi bir şey hiç var olmamıştı. Hiçlikle sarmalanmış bir karanlık etrafımı sardı. Sokağın başına doğru baktım, birkaç esnaf da yeni gelmiş dükkanlarını açıyorlardı. Mobilyacının tabelasına takıldı gözüm. Tabeladaki harflerin boyaları akıyor, zemin rengine karışarak okunmaz oluyordu. Sonra evler, dükkanlar ve insanlar da bulanıklaşıp birbirine girmeye başladı. Baktığım hiçbir şeyi göremiyordum çünkü hepsi de az sonra gözümden damlayacaklar ve eski hallerine döneceklerdi. Yanağımda bir sıcaklık hissettim. Sonra kolumda bir el...
“Kemal hadi içeri gir.” dedi Murat abi yumuşak bir sesle.
“Nasıl abi?” diye sordum.
Açıkçası inanmıyordum, inanmak içimden gelmiyordu. Bir şaka olabilirdi ya da farklı bir şey. Bilmiyorum işte, gerçek olması dışında her şeye razıydım.
“Kemal, zaten çok yaşlanmıştı.” dedi Murat abi. “O kadar zaman iyi bile idare etti. Bir hastalığı da yoktu. Ecel işte...”
Bir şey diyemedim. Bir kedi için ağlanır mıydı? Ya da bir kedi için mahallenin esnafı cenaze töreni düzenler miydi? Peki ya Cennet sadece bir kedi miydi? Ben hala olduğum yerde duruyordum ve Murat abi bana bakıyordu. Sokağa çevirdiğim başımı başka bir yere oynatamıyor, gözlerimi dahi hareket ettiremiyordum. Şimdi nerede olduğunu sormak istedim ama ağzımı açsam kelimeler yerine boğuk hıçkırıklar çıkacaktı, biliyordum.
“Sabah namazından sonra camiye gelmiş. Baktık girmiş halıya uzanmış. Biz namaza durunca hemen gelip yanımızda dolanırdı. Kamet getirildi, farza kalktık ama o hala uzanıyordu. Bir ara baktım, sadece gözleriyle bizi izliyordu. Namazdan sonra yanına gittik biraz sevelim dedik ama hiç hali yoktu. Sesi bile zor çıkıyordu. Aldık kucağımıza veterineri çağırdık. Adam geldi baktı, ömrü tamam bunun dedi. İlaç falan verelim dedik, faydası yok dedi. Canı çekilmiş iyice. Felçli gibi sadece gözleri hareket ediyordu. Öğleye kadar başında durduk öyle. Sonra işte can çekişmeye başladı. Fazla zorlanmadan teslim etti ruhunu...”
“Sonra?” diye sordum zorla.
“Kahvenin bahçesine defnettik.” dedi.
O da çok üzülmüş ve kötü olmuştu, belliydi halinden. Her ne kadar tebessümü acı ve buruk şekilde yüzünde olsa da yüreğinden ağladığı belliydi. Dükkandaki masasına doğru gidip üzerindeki defteri aldı, başka bir yere koydu. Bir iş yapar gibi değil de kafasını dağıtmak için rastgele bir şeylerle meşgul oluyor gibiydi. Dükkanın önünden sokağa doğru bir iki adım attım. Sonra başımı çevirip baktım, Murat abi anlamıştı.
“Tamam...” anlamında boynunu büktü. Hızla kahveye doğru yürüdüm. Kahveye girmekle girmemek arasında kararsız kaldım. Kahveci, Hacı lakaplı zayıf ve esmer bir ihtiyardı. İnce kesilmiş bıyığı ile eski Yeşilçam filmlerindeki figüranları anımsatıyordu. O kadar zaman Cennet'le ilgilenip yemekler getirdiğim için beni artık tanıyorlardı.
“Hoş geldin yeğen.” dedi
Ağzımı açsam ağlayacaktım. Sadece başımı sallayıp mukabele ettim.
“Gel.” dedi.
Sonra o önde ben arkada kahvenin arkasındaki küçük bahçeye gittik. Baktım, minicik bir toprak yükselti, bir ucunda oval bir tahta çakılı. Üzerinde “CENNET” yazıyor. Artık bu işin ayıbı yoktu. Minicik mezarın yanına çöküp ağlamaya başladım. Toprağı okşuyordum. Baş tarafından sol yanını kaşır gibi okşuyordum. Artık boynu kaşınmayacaktı. Ama benim yüreğimdeki yara asla kapanmayacak, acı acı kaşınmaya devam edecekti...
Etiketler
Yazar Hakkında
Kemal Ağca
Mezar taşıma, "hep yazdı ama yazar olamadı..." yazın
Yorumlar