Edebiyat Öykü

Bir Dostluğun Faturası

  • 11 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Bir Dostluğun Faturası

Yedi-sekiz yaşlarında beş-altı kadar çocuk, yetişkin birinin beli hizasına kadar gelen bahçe duvarının üzerine oturmuş, biraz da canları sıkkın bir vaziyette konuşuyorlardı. O günkü oyun kotalarını doldurmamışken, günü değerlendirecek yeni ve heyecanlı bir şeyler bulmak için fikir alış verişi yapıyorlardı. Mavi ve kırmızı desenlerle bezeli ucuz bir tişört giyen çocuk:

– Biz geçen gece kuzenlerle saklambaç oynadık. O çok güzeldi. Ben Memoli oldum onda.

– Saçmalama Osman be. Memoli’ nin ne işi var saklambaçta?

– Olum hem saklambaç hem de silahçılık oynadık. Hırsız, polis gibi yani.

– Eee, noluyomuş öyle olunca?

– Yav işte dedim ya! Biri ajan ya da suçlu oluyo, ötekiler de onu öldürmek için kovalıyolar. O da hep saklanmak zorunda. Ama iyi saklanmalı.

– İyi de Memoli ne ajan ne de suçlu.

Osman ve İbrahim arasında geçen konuşmayı dinleyen çocuklar bir anda kahkahalarıyla İbrahim’in haklı olduğu yönünde görüş birliğine varmışlardı. “Aman bee” dercesine elini sallayan Osman, susup gözlerini ileri dikerek tartışmadan çekildi. Adı Mikâil olan ve diğerlerine nazaran daha uzunca bir çocuk da konuşmaya itirazla iştirak etti:

– Hem gündüz vakti saklambaç güzel olmaz ki. Karanlık olmalı ki, daha zor olsun.

Nuri de hemen atıldı:

– Evet tabi ki de. Saklambaçı sallayın beyler. Hadi bir şey bulalım da akşam olmadan.

– Buldum! dedi Tevfik ve hemen yere atladı. Yere değmesiyle birlikte ellerini de yere koyarak destek aldıktan sonra doğruldu. Ellerini silkeledi ve sonra:

– Bekleyin bi dakka, dedi.

Biraz ileride hâlâ inşaat halindeki binaya doğru koşar adım gitti. Az sonra elinde dairemsi yassı bir taş ve küre şeklinde ceviz büyüklüğünde bir çakıl taşıyla geri döndü. Taşları havaya kaldırarak:

– Cücük oynayalım, dedi

Diğer çocuklar önce birbirlerine baktı, daha sonra da hep beraber duvarın üzerinden yere atlayarak “Evet olur cücük oynayalım” deyip işe koyuldular. Her biri inşaatın çevresinden yassı mermer parçaları bulup topladılar. Bir tane de tebeşir görevi görecek kireç taşı parçası ile ekipman tamamlanmış oluyordu. Cücük, yavru kuşlara verilen, civciv gibi bir isimdi. Yuvarlak çakıl taşına da küçük olduğu ve sevimli göründüğü için bu ismi vermişler, dolayısıyla oyunun adı da cücük olmuştu.

Oyun, önce yere tebeşirle bir daire çizilip, merkezine de bu cücük denen yuvarlak küçük taşın yerleştirilmesiyle başlıyordu. Yere çizilen dairenin on-on beş adım kadar ilerisine de “mere” denen bir hat çizgisi çiziliyordu. Çocuklar önce bu dairenin yanına gelip taşları yerde kaydırarak mere çizgisine atardı. Bütün çocuklar taşlarını attıktan sonra çizgiye en uzakta kalan taşın sahibi ebe olarak seçilir ve daire içindeki cücüğün başında nöbetçi olarak kalırdı. Sonra ebe haricindeki çocuklar mere çizgisinin bir adım gerisinde dizilirler, az önce yapılan atışta çizgiye en yakın duran taşın sahibi, daire içindeki taşı yerinden çıkarmak için yapılacak atışta öncelik sahibi olurdu. Sırayla atışlar yapılır, taş yerinden çıkarılırsa, ebe hemen taşı tekrar yerine koymak için davranırdı. Ebe taşı yerine koyduktan sonra diğer çocuklar hemen koşup kendi taşlarının üzerine çıkmalıydı.Taşlarına ulaşma imkanları yoksa “güvenli bölge” olan mere çizgisinin gerisine koşup orada kalmak zorundaydılar. Eğer açıkta kalan olur ve ebe de onu ellerse, ebelik el değişirdi. Bunun haricinde mereden ilk atışlar yapılırken kimse taşı vuramamışsa, en son isabetsiz atışı yapan kişi ebe olurdu.

Oyun için güzel bir yer tespit etmişlerdi. Kendi sokaklarında oynamaları sakıncalıydı. Çünkü taşların evlerin demir kapılarına denk gelmesiyle pencereden bir başın uzanması, ardından kızıp bağırılması, veya taşın sokaktan geçen birinin ayağına değmesi işten bile değildi. Bu gibi durumlarda oyunu terk edip kaçmak zorunda olmanın yanı sıra, annelerine giden bir şikayetle dayak yemeleri de kuvvetle muhtemeldi. Otobüs yolu dedikleri ana caddenin ilerisinde, kendi sokaklarına paralel olan bir çıkmaz vardı. Çıkmazın bir tarafı Tevfiklerin de evinin bulunduğu birkaç evin dış duvarlarıyla sınırlanıyordu. Diğer tarafı da; içinde su deposu bulunan ve etrafı tel örgülerle çevrili, çam ağaçlarıyla dolu bir alandı. Çıkmaz sokağın bir yanını oluşturan bu alanda asfalttan bir buçuk metre kadar yükseklikte, hafif dikey olan ve sokak boyunca yaklaşık elli metre uzunluğunda toprak bir yamaçla başlıyordu. Çıkmazın neticelendiği yer ise yüksek briketten duvarla çevrili bir avlusu olan, köy evlerini andıran bakımsız ve iki katlı bir evdi. Tahtadan, kocaman ve iki kanatlı derme çatma bir kapısı bulunan bu ev, çocuklar için korkutucu olsa da yine de o sokak birçok oyun için biçilmiş kaftandı.

Mere çizgisine atışlar yapılmış, çizgiye en yakın taşın sahibi olan Mikâil en başta olmak üzere, Mehmet, Osman, Nuri, İbrahim sıraya geçmiş, son olarak da en uzak taş ile oyunu öneren Tevfik ebe olmuştu. Nefesler tutulmuş ve Mikâil ilk atış için kolunu uzatıp vücudunu gererek atışını ayarlamaya çalışıyordu. Nadiren ıskalardı. Kolunu arkaya doğru yavaşça gerdi, gözlerini kıstı ve hafif eğilerek bir anda taşı yerden fırlattı.

“Çaaat!”

Yine tam isabetle vuruşunu yapmış ve taşı yirmi adım kadar ileriye yuvarlamıştı. Çocuklar hep bir ağızdan çığlık ve haykırışlarla bu atışı kutluyor, ebe olan Tevfik’in taşı yerine koymak için çabalamasını moral bozucu bir coşkuyla sekteye uğratmaya çalışıyorlardı. Ebeyi sinirlendirip çileden çıkarmak da oyunun en zevkli kısmıydı. Tevfik de atikti ve hemen koşup taşı yakalayarak müthiş bir hızla yerine koyuvermişti. Mikâil de hızla koşarak Tevfik taşı alıp yerine koymadan kendi taşının üzerine bir ayağıyla basarak dikiliyordu. Sonra diğer çocuklar da atışlarını yapmaya başladılar. Taşı atan ebeye yakalanmadan kendi taşına basmak için fırlıyor, Tevfik de onları yakalamak için seğirtiyordu. Ama nafile tabi. Birileri taşı vurup çıkarıyor, ebe taşı yerine koymadan önce attıkları taşlarını ellerine alıp mere gerisine geçiyorlardı. Bu, ikinci atışların yapılacağı anlamına geliyor ve oyunun bir sonraki evresi oluyordu.

Tevfik ilk başlarda pek oralı olmuyormuş gibi görünse de yavaştan huysuzlanmaya başlıyor, bir an önce ebeliği başkasına devretmek için fırsat kolluyordu. Oyun birkaç devir daha dönmüş, Tevfik hala ebelik mahkumiyetinden kurtulamamıştı. Nihayet bir atış sonrasında taşına ulaşmak için koşarken sendeleyen Nuri’yi sırtından elleyivermişti. Aslında bu bir dokunuştan daha çok, birkaç devir boyunca ebe olarak kalmanın hıncı ile yapıştırılmış okkalı bir şamarı andırıyordu. Gururla bedenini dikip, suratındaki sırıtışıyla etrafına zaferini ilan eden bir tavır takınmıştı ki, diğer çocukların birden sessizleştiklerini ve hızla alandan kaçtıklarını gördü.

Arka tarafında kalan evin tahta kapısının gıcırdadığını, sonrasında da hızla birbirini takip eden çipil çipil ayak seslerini işitti. Hızla yaklaşan ve yaklaştıkça artan bu seslere tuhaf bir soluk alıp verme sesi de katılmıştı. Yüreğini hoplatan havlama sesiyle beraber tehlikenin farkına varmış, ve arkasına bakmadan ani bir atakla çıkmazın yolla kesiştiği köşeye doğru koşmaya başlamıştı.

– Ya siz var ya! Niye haber etmiyosunuz olum? Az daha kapacaktı beni!

Diğer çocuklar yüzlerindeki korku ifadesini henüz atamamış olmalarına rağmen kahkahalarla gülmeye başlamışlardı. Yüzü kireç gibi olan ve soluk soluğa kalan Tevfik, köşeden sinerek çıkmaza doğru başını uzattı. Bir aslan kadar heybetli, geniş göğsü, açık sarı tüyleri, kara burnu ve etrafı da yine siyah olan ağzından sivri dişlerini göstererek mağrur bir edayla dolaşan Co’ya biraz korku, biraz da hayranlıkla bakakaldı…

Küçücük bedenleri ile duvarın dibine pusarak köpeğin olduğu yere bakıyor ve sonra da aniden kafalarını hızla geriye çekiyorlardı. Co, büyük tahta kapının önüne uzanmış, dili dışarda soluyarak arada esniyor ve etrafına bakınıyordu. Sonra kapıya İbo da çıktı. İbo, on altı yaşlarında, hala köy evi gibi ek olarak bir ağıl barındıran evlerindeki on kadar koyun ile geçimini sağlayan, kendisinden birkaç yaş küçük olan, çocukların Emine abla dedikleri zihinsel engelli kız kardeşi ve ninesiyle yaşayan bir gençti. Tabi ki Co’nun da sahibiydi. Co da bir çoban köpeği olarak yetiştirilmişti. Kangal kırmasıydı ve heybeti de buradan geliyordu. Çoğu zaman zincirli olurdu; çünkü evin yakınına kimseyi yaklaştırmadığı gibi bazı zamanlar oldukça asabi de oluyordu.

– Gelin Co’yu taşlayalım.

En umulmadık zamanlarda hayır denemeyecek kadar ilginç fikirleri sunan Tevfik, bu kez de kendisinden bekleneni yapmıştı. Neredeyse fısıltı düzeyinde zar zor çıkan sesiyle fikrini adeta hucum emri veren bir komutan edasıyla belirtti ve arkadaşlarının onayını beklemeden yerden küçük bir taş aldı ve köpeğin yakınına doğru fırlattı. Sonra diğer çocuklar da meydana çıktılar, kimisi taş atıp, kimisi de bir yandan bağırıp bir yandan elleri ile ağızlarını kapatıp açarak köpeği kızdırmaya, kışkırtmaya uğraşıyordu.

Başarmışlardı. Co yerinden kalkıp gerindikten sonra etrafı kısa bir süre dikkatle dinledi, sonra ani bir hareketle çocukların olduğu yere doğru seğirtti.

– Kaçın kaçıınnn!

– Yakalayamaz ki olum. Köşeye kadar gelip geri dönüyo.

– Olsun lan. Belli mi olur. Bir kaparsa var ya parçalar parçalar.

Bir süre sonra çocuklar da Co da nefes nefese kalmıştı. Elbette ki Co’nun bu işten hiç hazzetmemesine nisbeten, çocuklar bir hayli eğlenmişlerdi. O âna kadar sessiz kalan İbo da artık dayanamamış ve çocukları ikaz etme ihtiyacı hissetmiş olmalıydı:

– Ya ne yapıyosunuz siz? Yazık değil mi hayvana?

– İyi de İbo abi, bizi oynatmıyo ki o da. Ne zaman buraya gelsek kovalıyo.

– Hayır! Siz onu rahatsız ediyorsunuz, taşlıyorsunuz. O da size kızıp kovalıyor. Zaten çoğu zaman zincirli. Hem o sizin gibi oyun oynamıyor. İşi var onun. Allah onu bekçilik yapsın diye yaratmış.

– Ne yani taşlamazsak bize bişey yapmaz mı?

– Yapmaz tabi. Siz evinizin etrafında dolaşıp sizi rahatsız eden birini ne yaparsınız?

– Kovarız.

– Tamam işte. Siz de onun evinin etrafında gürültü yapıyosunuz, o da koyunları çalmaya geldiniz zannedip sizi kovalıyor. Aslında o, burayı koruyor sadece.

Çocuklar sessizleşmiş, merak ve hayretle İbo’yu dinliyorlardı. Sonra İbo gülümseyerek köpeğe doğru yaklaştı, duvara bağlı olan zinciri köpeğin tasmasına geçirip boynunu ve sırtını okşamaya başladı.

–  Bakın size birşey göstereceğim, dedi.

Çocuklar iyice merak fışkıran bakışlarla ne yapacağını bekliyorlardı. İbo, Co’yu kollarıyla sararak tuttu ve,

– Hadi gelin bakalım. Onu severseniz o da sizi sever. Korkmayın ben tutuyorum onu. Hem ben varken saldırmaz kimseye.

Çocuklar biraz korku, biraz da tereddüt ve endişeyle birbirlerine baktılar. İlk adımı Mikâil attı ve İbo’nun kucağındaki Co’ya doğru ilerledi. Diğer çocuklar merakla ne olacağını bekliyor, nefes dahi almaya korkuyorlardı. Mikâil tereddütle elini Co’ya doğru uzattı, başının üzerine dokunup hızla elini geri çekti. Co biraz huysuzlanmış ama İbo onu okşayıp sakinleştirmişti. Mikâil son bir cesaretle elini bu kez köpeğin başının üzerinde ileri geri gezdirmeyi başarmıştı. Başını arkadaşlarından yana çevirerek,

–  Hadi gelinsenize! Bakın bişey yapmıyor. Beni sevdi, dedi gülerek.

Diğerleri de gelip sırayla köpeğin başını okşadılar. Co da onlara alışmış, artık sırtını ve boynunu okşayıp kaşımalarına tepki vermez olmuştu. Hatta bundan keyif almaya bile başlamıştı. İbo da Co’yu bırakıp yanından çekildi. Nuri, sokağın başındaki kasaptan ince kemik parçaları bile getirmişti. O gün akşama kadar Co ile oynadılar. Co artık onlarla arkadaş olmuştu. Ellerini ve yüzlerini yalıyordu. İbo, çocuklar dağılana kadar yüzünde tebessümle onları izlemişti. Co’yu taşlamaktan daha keyifli ve güzeldi onunla dost olmak…

Sonraki birkaç gün boyunca çocuklar, oyunlardan ve diğer şeylerden arta kalan zamanları Co ile oynayarak geçiriyor, hatta bunun için günün bir bölümünü özellikle ayırıyorlardı. Bir gün yine öğleden sonra Co ile oynamak için hep beraber tahta kapının önünde toplandılar.

– İbo abiiiii! Co’yu çıkarsana sevelim. Kemik getirdik ona.

Kapı açıldı  ve dağınık siyah saçları, pasaklı kıyafetiyle on üç yaşlarındaki Emine belirdi. Ağlıyordu ve eliyle çamlığın başladığı toprak yamacı işaret ederek,

– Co uyuyor orda, dedi.

Çocuklar bir şey anlamadılar tabi. Co ara sıra oraya giderdi ve bu normal bir şeydi. Emine de olur olmaz her şeye ya ağlar yahut gülerdi. Ama bu defaki ağlaması biraz farklı gelmişti.

– İbo abi nerde?

– Co’yu yatırmaya gittiler, dedi tekrar ağlayarak.

Çocuklar işkillenmişti. Az sonra tel örgünün evlerinin duvarına bitiştiği yerde İbo çıkıp geldi. Yüzündeki ifade, o gün güneşin bir temmuz değil de, aralık ayından bir güne doğduğunu hissettiriyordu.

– İbo abi Co nerde? Emine abla uyuyo diyor, yatırmaya gittiler diyor, ne oldu? Biz Co’ya kemik getirdik. Çağır da yesin.

İbo sanki boynunun üzerinde ağır bir kaya varmış gibi başını zorla az da olsa kaldırdı. Gözleri kızarmıştı ve yere bakıyordu. Bir eliyle dağınık, siyah saçlarını tarayarak kaşıdı.

– Bu gün sabah… dedi ve sustu aniden.

Çocukların yüzlerindeki ifade artık yerini meraktan hüzne bırakmıştı. Ne diyeceğini dikkat kesilerek beklediler.

– Elektrik makbuzu kesen memur saate bakmaya gelmiş. Co da ona seğirtmiş. Biz evde yoktuk. Ben koyunları çıkarmıştım. Eve geldim baktım belediye elbiseli üç-beş kişi evin önündeler. Co da yerde yatıyodu…

“Co da…” dedikten sonra kendini tutamayıp, hıçkırıklara boğulmuştu aniden. Cümlesini zorla tamamlayabilmişti.

– “Zarar vermezdi ki o” diye devam etti ağlayarak. “Köpek bu işte, evi koruyor. Allah onu da bu iş için yaratmış…”

Hıçkırıklar kelimelerinin arasına virgül virgül serpişirken, çocuklar da gözlerinden süzülen gözyaşları ile dinliyorlardı.

– O memur işte… “Şehir içinde böyle hayvanın ne işi var, az daha beni öldürecekti…” diye şikayet etmiş. Adamlar da gelmişler, zehirli kıyma atmışlar önüne. Garibim ne bilsin, katilden hayır gelir mi?

Daha fazla konuşamadı. Zaten hıçkırıklar çocuklar arasında da sıklaşmıştı. Mikâil yeni, demir berçinli, işlemeli bir tasma almıştı. Tevfik bir paket süt getirmişti. Nuri’nin elinde kasaptan rica, minnet alıp getirdiği bir poşet kemik…

Fıtratını bilmedikleri için korkup, sonradan tanışıp kaynaştıkları dostlarını kaybetmenin tarif edilemez üzüntüsüyle ellerindekileri toprak yamacın üzerine bıraktılar. Gözlerinden damlayan incileri ve çiselemeye başlayan yaz yağmuru eşliğinde evlerine doğru dağıldılar. Artık baktıkları her elektrik faturasında Co’yu hatırlayacaklardı. Co iyi dosttu…

Etiketler
çocuk Dost Oyun

Yazar Hakkında

Kemal Ağca

Mezar taşıma, "hep yazdı ama yazar olamadı..." yazın

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap