Öykü

Ben Köyüme Sevdalıyım

  • 8 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Ben Köyüme Sevdalıyım

Havanın kararmaya başlamasını ve  yaklaşan yağmur bulutlarını umursamadan tahta kapıyı telaşla çarparak dışarıya doğru yöneldi. Kalbi küt küt atıyordu. Köyünün kargacık burgacık ara yollarından geçerek nefes alabileceği tek yer olduğunu düşündüğü kırlara doğru yöneldi. Yalnız kalmak istiyordu. Koştu, koştu. Kalbi delicesine çarparak, dili damağı kuruyana dek koştu. Nereye gittiğini bilemeden, gözlerinin önünden bir bir geçen hatıralarıyla gözyaşları pınar gibi akarak koştu. Aniden yavaşladı ve durdu. Nefes nefese kalmıştı. Hissediyordu, küsmüştü köyünün toprakları ona. Ya da ona öyle geliyordu. Eğildi yerden bir avuç toprak aldı. Nereye Kiraz nereye diyordu? Topraktan yaratılmıştı, duyuyordu toprağı. Konuşuyordu, çok yakındı ona.

Fısıldayan kayaların olduğu yere kadar yürüdüğünü fark etti. Gözüne ilk ilişen kayanın üzerine çöktü. Kulağını kayaya yavaşça dayayarak: Hadi söyle dedi; Fısılda! Söyle bana? Ne yapayım ben? Biz ne yapalım? Söyle? Söylesene? Tek duyduğu odasında yatağının başucundaki saatin tik takları gibi atan kalbinin sesiydi. Zihninden hızla birbiri ardınca düşünceler gelip geçiyordu. İçinden kendi kendisiyle konuşmaya başladı. Çocuk olduğumu düşünüp fikrimi almadılar. Büyüdüm ben büyüdüm. Büyüdüm ana. Büyüdüm baba. Nereden esmişti akıllarına bu şehir sevdası. Ben köyüme sevdalıydım. Hep o sîreti çirkin amcası yüzündendi. Babasının kanına girmiş, allem edip kallem edip kandırmıştı dağ gibi onurlu adamı.

Hepsi kız, altı kardeştiler. Kiraz içlerinde beşinci kardeşti. En küçük kardeşleri, güldüğü zaman yanaklarında gonca güller açan Zeynep hastalanmıştı. Anasının söylediği doğru olmalıydı. Okullar açıldığında kasabadan aldıkları lastik ayakkabıyla okula yürürken hastalanmıştı. Zar zor  denkleştirdikleri paraları deri ayakkabı almaya yetmemiş, onun yerine bir çift çiçek desenli lastik ayakkabı almışlardı. Kasabaya okula giderken toprak yolda lastik ayakkabılarıyla saatlerce yürümekten üşütmüştü o serçe ayaklarını. Kara kışa dayanır mıydı lastik ayakkabı. Şimdi böbrek hastası olmuştu Zeyneb’i. Artık kasabaya minibüsle diyalize gidip geliyordu. Daha önce minibüs yok muydu? “Of of! Dedi Kiraz. Madem minibüs vardı neden metrelerce yürüdü benim kınalı saçlı kardeşim.”

Büyüyünce doktor olacaktı kardeşi. Örgülü kınalı saçlarında kırmızı kurdelesiyle hayalleri susmuştu yarınlarda. Ömürlük hasta olduğunu biliyor muydu çocuk kalbi? Meslek gibi yapışmıştı hastalığı böbreklerine, böbrek yetmezliği mesleği. Şu, şu günlerde diyaliz mesainiz var. Anasına böyle deyince “günah kuzum” demişti. “Allah’tan gelir hastalık kuldan değil.” Neden anam neden dediğinde? “Nedeni yok kuzum. Hikmeti var.” deyince, susmuştu Zeynep. Diyememişti neden anam neden? Neden aldınız lastik ayakkabıları? Cevabını bildiğimiz soruları sormak insanın sadece çaresizliğini arttırıyordu. Ne kolay ağlayıp, ne zor gülüyorlardı. Allah’ım dedi kardeşim gibi hastalık yazma kaderime…

Hava kararmaya başlamış, bulutlar gri hüzne boyanmışlardı. Bekledikleri yağmur yine yağmamıştı. Bulutlar kömür gibi kararıyor, gök gürlüyor arkasından içini dökmüyor, gürültü koparıp gidiyordu. Bazense sadece su serpip geçiyordu. Rüzgarın getirdiği kırların taze kokusu çarptı burnuna. Bir türlü tarif edemezdi bu kokuyu. Hem çok yumuşak, hem çok farklı, hem de her derde devâyım der gibi. Anasının onu merak edeceğini düşünerek eve dönmeye karar verdi.

Yol boyunca düşündü durdu. Anası: “Senin dayın avukat sen de onun gibi akıllısın kuzum” derdi. Bir faydası yoktu aklının. Kendisi söyleyip kendisi dinliyordu. Tam tersine yoruyordu aklı onu. Sorgulatıyordu durmadan. İstanbul’a gideceklerdi, çare yoktu. Hayata, her  şeye, her şeye rağmen yeniden başlayacaklardı.

Babası babayiğit, mert adamdı. Çınar ağacı gibi dimdik, ayakta, onurlu ve güçlü. Anası ise babasının neredeyse yarı beline gelirdi. Tartıştıklarını görmemişti. Anasının üzerine titrerdi.

Çarparak çıktığı tahta kapıyı tekrar  açtı. Anası Meryem meraklı gözlerle kızına baktı. “Hadi kuzum git ahıra, ineklere saman veresin.” dedi. “Saman ya, saman…” dedi içinden. Şehirde de bize saman yedirirler. Hatta samanla karışık kan kustururlar. Bizi köylü diye küçümser, insan yerine koymazlar orada. Yabancı bellerler bizi, niye geldiler bunlar köylerinden, inekleri neyine yetmiyor. Iyy! pis kokuyorlar derlerdi. İçinden konuşmaya devam ederek; Kim demiş şehir onların köy bizim diye, yaşadığımız toprakları kim bölüştürüyor? Üstelik ben meraklı değilim keşmekeşlerine. Gürültüye, trafiğe, sağa sola koşuşturmalarına. Köyünde mutluydu Kiraz. Ta ki öz be öz Muhtar amcası o koca burnunu sokuncaya kadar.

Anası: “Burnu kopasıca.” Arkasından “Boyu devrilesice” dedi.

Kiraz: “Boyu devrilmesin anam, üçkağıtçı aklı devrilsin!” diye devam etti.

Kiraz’ın öfkeden yanakları kıpkırmızı kesilmiş, kara gözleri çakmak çakmak olmuştu. Hırsla nasıl gittiğini anlamadan kendini ahırda buldu. Seviyordu işte saman kokusunu. Tezek kokusunu da seviyordu. Seviyordu işte kime neydi? Samanları hızlıca ineklerin önüne istifleyip ahırdan çıktı. Eve doğru yöneldi. Yağmur yeni yağmıştı. Her adımını attığında kapılarının önündeki killi toprak yüzünden ayakkabısının altı balçık hamuru oluyordu. Her adımda çamur daha fazla ağırlaşarak adım atmasını engelliyordu. Güç bela kapıya ulaştı. Ayakkabısını, altına yapışmış çamur katmanıyla birlikte kapının eşiğinde çıkardı. Tahta kapılarını yavaşça itti. Kapı gıcırdayarak açıldı. Babası sedirde otuyordu. Elinde fincanı, anasının el değirmeninde çektiği taze kahvesiyle. Fincan tabağının kenarında iki tane gül lokumu vardı. İyi bari nane lokumu değil diye düşündü. Üçkağıtçı amcası babasına kahvenin yanında lokuma alıştırmıştı. Sanki lokum yiyince bir makam sahibi olunuyordu. Bakkal dükkanında bayatlayan lokumlarını satacak saf köylü arıyordu. Elinden gelse babasına likör de içirirdi. “Nane likörüymüş” dedi. “Tabii ebesi doğduğunda onu nane likörüyle yıkadı.” diye biraz seslice söylendi.

Bir doluydu ki boşalmak şöyle dursun. Duvarlarındaki yüklük gibi doldukça doluyordu. Öyle kanaviçe işlemeli çiçekli yastıklar değil. Kurum dolmuştu bu yastıklara. Ters yönden esen rüzgarla soba borularından zift yağdırmıştı yastıklarına. Nokta nokta, göz göz zift ve kurum.

“Kirazım gel kızım otur hele!”

“Hele” dedi mi, babasının her zaman  bir diyeceği olurdu. Gözlerinin taa içine “ne olur beni anla” dercesine baktı. Babası hızlıca gözlerini kaçırdı. Vaziyet bir hayli ciddiydi. Yumuşamayacaktı. Başladı, kem küm işte kardeşin hasta da amcan usta da. Kardeşin hastalanınca tek ineğe kaldık. Tarla çorak, cep kurak. Hal ve gidiş tek yön İstanbul.

“Babacığım. Biz ne yaparız şehirde. Yaşatmazlar bizi orada. Anam evlere gündeliğe gider. Sen de belki hamal olursun. Burada azıcık aşımız ama emir buyuran, eyvallah edeceğimiz kimse yok. Altı tane de kız diye hayıflandı içinden. Altı kızın altısı da şehirde savrulup gider miydi? Ne hevesi ne de birazcık umudu vardı. “Kararımı verdim Kiraz. Satıp savıp göçüyoruz.” Evet…Göçüyoruz diye fısıldadı anasına. Göçük altında kalıyoruz.

Anası durup durup: “Hz. Eyüb’ün şehri bizi iyi ağırla” diyordu. Kalbim ve aklım birbirinin tam tersi fetva verirken İstanbul bizi nasıl iyi ağırlayacaktı. Her nimetin bir külfeti vardı, bunu biliyordu. İstanbul külfetine katlanılacak bir nimet miydi? Olsa olsa nimetlerine eş değer külfetleri olacaktı. Neler alıp götürecek, karşılığında neler verecekti. Kaybettikleri kazandıklarına değecek miydi? Korkuyordu…

Babasını iyi tanıyordu, tek başına böyle bir kararı kolay kolay vermiş olamazdı. Kuraklığı bahane edip duruyordu. Arazileri kepir topraktı, çoraktı. Mümbit değildi. Tarlaları yamaçtaydı. Bulundukları bölgeye yağmur zaten çok az yağar, serpiştirir geçerdi. Arazi küçüktü. Buğday ekseler ne geçecekti ellerine. Zaten toprağın dinlendirmesi gerekiyordu. Bir sene buğday diğer sene ayçiçeği ekmek, zorunda kalıyorlardı. Bir de kargalar, saksağanlar ve tarla kuşları. Tarla fareleri de vardı. Minimum doğal mücadele. Bir ara senelerce tarlalarına domates ektiler. Evlerinden güneş doğmadan çıkar gün batana kadar tarlada kalır, kasa kasa domates toplarlardı. Güneş altında bütün yazı geçirmekten yüzleri, yanakları domates gibi kızarırdı. Akşam olup eve döndükleri zaman yorgunluktan sabaha kadar gözlerini kapatamazlar, uyumak mümkün olamazdı. Ertesi gün tekrar aynı iş, diğer ertesi gün yine aynısı. Kışın tarla da olmazdı. Ne ekip ne mahsul kaldıracaklardı. Köyün tek traktörsüz ailesi maalesef yine onlardı.

İşte Zekai amcası bu durumdan faydalanmıştı. Saf babasını kandırmış:”Şehre git buralarda bu sefaleti çekme. Ben sana fabrikada iş de ayarlarım” vaadiyle. Askerlik arkadaşı fabrikada usta başıymış. Mış mış da mış mış tabii bir varmış bir yokmuş. Babası inanırdı ancak bu koca yalana. Köyde herkes zaten üçkâğıtçı amcasını tanıyordu. Köy kahvesinde bizim yalancı muhtar; yok şunu dedi, yok bunu dedi diye dedikodusunu yapıyorlardı.

Kiraz, babası ile amcasının konuşmalarına kulak misafiri olduğunda, amcası ballandıra ballandıra askerlik arkadaşının en kolay ve en yorulmayacağı işi vereceğini, bir de sigorta yaptıracağını anlatıyordu. Hatta iki gün önce komşu kızının düğününde amcasının yeni toy eşi Gülsüm’ün ağzından kaçırmasıyla; İstanbul’a göç hikayesinin altındaki çıkar oyunun sebebi nihayet ortaya çıkmıştı. Köylerinin hemen yanından otoyol geçecekmiş, köylünün ekip sürdüğü araziler imara falan açılacakmış. İşin iç yüzü arsızca, riyasızca çıkmıştı ortaya.

Kiraz için aslında Gülsüm’ün ağzındaki baklayı çıkarmak hiç zor olmamıştı. “Kız Gülsüm anam diyor ki köyün en güzel en akıllı kızı senmişsin” deyince. Kocasının dalaveresini nasıl fark ederek ortaya çıkardığını ağzı kulaklarına vararak anlatmaya başlamıştı. Tabii anasının “sümüklü Gülsüm pek bir salak” dediğini söylememişti. Gülsüm’ün anlattığına göre belediyeden imar planı çizmeye haritacılar gelmiş köylerine. Dağ bayır geziyorlarmış. Muhtar kocası evlerine hem yemek ikramında bulunmak hem de yorgunluk atmaları için davet ettiğinde, konuşurlarken duymuş. Eşikte durup gizli gizli dinlemiş. O gün misafirlerinin karınlarını doyurmak için kümesten tavuk yakalayıp tüylerini yolmuş, pişirip koymuş önlerine. Mısır da  haşlayıp çayın yanında vermiş. Bu yıl mahsullerine hastalık gelmiş. Mısırların taneleri çürüyüp, kararmış. Kiraz içinden, Gülsüm’ün üçkağıtçı kocasının hırsızlıkları, mahsullerini fesat etmiştir diye düşünmekten kendini alamadı. İçi dışı, düşündüğü her şey şehre göç edecekleri ile tıka basa doluydu. Muhtar amcası doymayan aç gözüyle, şimdi karındaşının malına gözünü dikmişti.

Babası muhakkak sevgili ağabeyinin attığı otoyol kazığını duymuş olmalıydı. Fakat uzaktan yakından bu konuyla ilgili bir söz etmiyor, yiğitliğe laf ettirmiyordu. Kiraz kendi kendine biraz yüksek sesle:

“Satıp savdı araziyi kaderimiz belli, olan oldu. Nuh diyor peygamber demiyor. Ah babam ah yaktın bizi!..”

Etiketler
şehir Umut göç Köy Böbrek yetmezliği Dializ Açgözlülük

Yazar Hakkında

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap