Aşkın Sonsuzluğu
- Musa Hub
- 24 Tem 2016 - 19:46
- 9 dk okuma süresi
- -
- 0
“Kim Allaha kavuşmak isterse, Allah da onu kavuşmak ister. Kim Allaha kavuşmayı sevmezse, Allah da ona kavuşmayı sevmez.”[1]
Daha açık bir tercümeyle:
“Kim Allah’a kavuşma arzusu içinde olursa Allah azze ve celle de –Zat-ı Ecell-i A’lâsına yakışır şekilde– ona kavuşmayı ister (kendini ona göstermek ve onunla yüzyüze konuşmak ister, o kulunun gözüyle ve gönlüyle kendisine nazar etmek arzu eder); kim de Allah’a vuslat özlemi içinde bulunmazsa Cenab-ı Allah da onunla karşılaşmayı istemez, (ona görünmekten ve onunla konuşmaktan hoşlanmaz; ve onun kadirnâşinâs bakışlarıyla kendisine nazar etmek istemez).”
Muhammedî Müjde ve İkaz
…
EY!
Ey bir ömür kovaladığım!
Kovaladığım için kaçırdığım, kaçtığı için yorulduğum…
Ey ebedî aşkın ateşli sâliki, tutkulu seyyâhı, utangaç seyyârı, gönül ceylanım!..
Cennet’ten bile çekiniyordun kimi vakit, vuslat var diye. Vuslattan korkuyordun, yol bitecek diye. Aşka yolculuk, aşkla yolculuk ve aşkta yolculuk biterken ya aşk da tükenirse yolun sonunda diye. Bu sevda hiç bitmesin, bu aşk büyüyerek, derinleşerek berdevam olsun. Zirvesi olmayan bir büyüklüğe doğru büyüsün dursun, dibi olmayan bir derinliğe doğru derinleşsin dursun diliyordun.[2] Aşk’ın Allah’taki seyahati (seyr fillallah’ı), Allah’ın sonsuzluk ve sınırsızlığında sonsuzluğa doğru devam etsin gitsin diye dualar ediyordun.
Vicdan bilgesinden hisse’l-yakîn öğrendin ki:
“Sülûk, seyr ilallah ve seyr fillah’tan ibaret iki merhaleli hususî bir gidişin/yolculuğun adıdır. Seyr ilallah, insanın kendindeki sülûkudur; kendinde, kendine, kendindeki O’na seyahat etmesidir. Seyr fillah ise kendinden O’na yolculuğudur. İnsan, kendindeki sülûku, seyr ilallah’ı tamamlayınca, Allah’taki sülûku, seyr fillah başlar. Seyr fillah ise sonsuz ve sınırsız olan Allah’ta yolculuktur, Allah’ta, Allah’la, ve yine Allah’a yolculuktur; yani sonlu ve sınırlı olan insanın kendindeki Seyr ilallah’ı bitirince, sonsuz ve sınırsız olan Allah’taki Seyr fillah’ı başlar…”[3]
En muhteşem sevda o ki Yâr görünmez
Hakikatta var olan cihan görünmez
Bir esmesin rüzgâr toz toprak görünür de
Kırılır cümle dallar rüzgâr görünmez.
Mevlana Celâleddin Rumî
Bak: vuslat, nihayet değilmiş muhabbete. Vuslat içinde şevk, şevk içinde iştiyak çağlarmış hazret hazret, buud buud. Buudların sonu sonsuzluğa açılıyormuş. Vuslat, kement değilmiş hürriyete. Vuslat, mülkiyet değilmiş saadete… Bu vuslat bir nihayet değil, bir sonsuza açılan bir vuslat yolculuğu’ymuş… Gördün hakikati, rahat mısın şimdi, teselli buldun mu, teskin oldun mu, söyle. Cennet’te vuslatla bitecek diye korktuğun/korkutulduğun ilahî aşkın hiçbir korku olmaksızın sonsuza ‘değin’ devam edeceğini öğrenmekle huzur buldun mu? Sonsuza ‘değin’ değil, bilakis sonsuzluğa ve sonsuzlara karışıp gideceğini ve sonsuzlaşacağını hissedince, sonsuzluğa ve sınırsızlığa ulaşarak berdevam olacağını farkedince sükûnet buldun mu?.. (…) Mâdem ki avuçlarımı öpüyorsun, dur bir gözlerini seyredeyim senin, ceylan gözlüm…
Ne olur, alınma ceylan deyişime. Sana ne desem, nasıl hitap etsemdi ki? Mahiyetimdeki bütün sevgilerim hep seni arıyordu, maddî-manevî tüm sevdiklerimde hep seni kovalıyordum, aşklarımın kıblesi sendin, bütün arayışlarım hep sana’ydı. Sazların “Tatlı dillim, güler yüzlüm, ey ceylan gözlüm / Gönül hep seni arıyor, neredesin sen?” diyerek yaktığı ağıtlar da hep sanaydı. Uzaktan uzağa görüp elde edemediğim için sevginle bir ceylanı andırıyordun; ceylanın güzelliğinde, özelliğinde, inceliğinde, zarifliğinde, çekingenliğinde Sen vardın. Nazdârlığın ve nâzeninliğinle sanki bir ceylan gibi duruyordun, ey duruşunu sevdiğim, herşeyine kurban olduğum. Sevdiğini sevdiklerinin gönülleriyle seven Sen, sevdiklerinin gönüllerini ona sevgiyle yönlendiren Sen, sevdiklerini de ona sevdiren Sen değil miydin?[4] İbn-i Arabi sözlüğü yok dağarcığımda. Bunun için sevdiklerine de, sevenlerine de sahip olamadığım gönlüme de hep ‘ceylan’ dedim. Hatta gönüllerin tahtındaki sultanlar sultanı olan Zat’ına da –o şaşkınlıkla- ‘ceylan’ deyiverdim, bunun için, onun için, senin için. Zira gördüm ki:
Bütün yabani gönül ceylanlarının sürüler halinde yaşarken etrafında Mevlânâ kesilip döndükleri “sevgi arş”ının ayakları, senin cennet bahçelerine basıyordu; o sevgi bahçeleri ki ulu kapının önünden uzanıyordu, sarayının civarını kuşatıyordu. İstiva buyurduğun Arş-ı A’la’nın penceresinden, yahut balkonundan cemalini göstereceğin ümidiyle bekleşip duruyorlardı dört gözle, dört sonsuz gözeyle, bütün hücreleriyle. Sallanan her perdeye dikkat kesiliyor, açılan her pencereyle birden görünüverecekmişsin gibi heyecanlanıyorlardı. Tül perdelerin verasındaki silüetin belirir gibi olduğunda ise kendilerinden geçiyor, bayılıp yere düşüyorlardı, ey bir kirpiğine bütün varlığ(mız)ı gözümüzü kırpmadan kurban edeceğimiz meçhul-ü ma’ruf sevgili! Sevgili, sen de biliyorsun ki sevdiğim bütün suretlerde gördüğüm, görmek istediğim esas sendin. Gördüğüm bütün suretlerde aslında aradığım sendin, bulduğum, bulduğumu sandığım da sendin. Her güzel resimde hep seni sevdim, seni sevebilmek istedim, istemiştim. Bu sebeple de sevgili kulun Muhyiddin İbn-i Arabî’nin dediği gibi dedim, ne dediğini bilmeden, anlamadan, demiştim:
“Kalbim her sûreti kabul eder oldu, öyle ki:
Kâh ceylanların sığınağı, ruhbanların manastırı.
Kâh putlar için bir hâne, tavaf edenlere bir Kâbe
Kâh Tevrat’a levha, Kur’an’a mushaf oldu…
Bundan böyle ben muhabbet dinini din ediniyorum,
Nereye yönelirse yönelsin bu (insanlık) kervanı…
Bizim için Hind’in Bişr’inde ve onun kızkardeşinde,
Leylâ ve Kays’ta, Meyy ve Gaylân’da (aşka dair) güzel bir örnek vardır.”[5]
…
O akıl nerede ki, kemaline erişsin,O rûh nerededir ki, celâline yetişsin,Farzedelim ki, Yüzünden perdeyi kaldırmışsın,O göz nerededir ki, cemâline ulaşsın.
Kâdı Hamîdüddin Nâgûrî es-Sühreverdî el-Çiştî (ö.650/1252)
…
Dünya tutmuş ruhumu, sana uçamıyorum; bağlamış gözlerimi, seni göremiyorum. Biliyorum sen bana şahdamarımdan daha yakın olsan da, ben o damarımdan da, senden de çoook uzaklardayım şimdi şâhım… Ne garip değil mi, bana şah damarımdan daha yakın olan seni arıyorum bir ömür boyu, içimde, dışımda… Ama inanıyorum ki: Sen inandırdın ki; gün gelecek, uzaklar yakın, yakınlar ‘şimdi’ olacak ve ben “Gıyâbî imanımla vicâhî rü’yetine geldim. Gıyâbî sevgimle vicâhî aşkına geldim.” diyeceğim.
Bildirmenle biliyorum ki: Dünya, Cenâb-ı Allah’ı esma ve sıfatında ve sıfâtıyla kulaktan sevme yeridir, Ukba ise gözle âşık olma yeri, bütün ile Zat’ında –en azından hayâlen- kaybolma yeri. ‘Gözden evvel kulak âşık olur’ dedikleri gibi, demek dünyada Allah gıyâben sevilir, gıyâbî imana bağlı olarak, kulaktan ve uzaktan. Peygamberlerin ağzından vahiylerle, meleklerin dudaklarından ilhamlarla. Elbet kul açısından uzaktan. Cennet ise kulaktan değil, gözden âşık olma yüceliğidir ve en yakından bir idraktir, o En Yakın’ı. İdrak mi? Haşa, kim Onu idrak edebilir ki!.. Uzaktan rü’yet, neyimize yetmiyor, uzağın yakınından rü’yetini bile sonsuza değin hakkıyla müdrik olamayacak iken…
حَقِيقَةُ الْمَرْءِ لَيْسَ الْمَرْءُ يُدْرِكُهَا فَكَيْفَ كَيْفِيَّةُ الْجَبَّارِ ذِي الْقِدَمِ
هُوَ الَّذِي أَبْدَعَ الْأَشْيَاءَ وَأَنْشَأَهَا فَكَيْفَ يُدْرِكُهُ مُسْتَحْدَثُ النَّسَمِ[6]
Gözlere görünecek Güzel, elbet bir şirinlik yapacaktır. Gözlerin karşısına lütf-u kereminden tenezzülen çıkacak olan o gözlere sığmaz Cemîl-i Zülcemâl, mutlaka onlara bir cemîle yapacaktır, bir güzellik yapacaktır. En sevdiği Sevgili’sini en güzel biçimde yarattığı kadar şirin de yaratan Hazreti Habîb ü Vedûd u Şefîk azze ve celle, o Şirin Sevgili’yi -sallallahü aleyhi ve sellem- ve bütün sevgilileri bir değil, belki ne şirinlikler, ne güzelliklerle sevindirecektir. En minik (!) şirinliği ise, kemmî ve keyfî buudlarıyla bütün sınırları kaldırması olacaktır gözlerden.. ve derken, o sonsuz ve sınırsız güzelliğini doya doya göstermesi olacaktır; doya doya değil, acıktıra acıktıra seyrettirmesi, ballandıra ballandıra temaşa ettirmesi olacaktır…
اَلنَّظَرُ إِلَى وَجْهِ اللهِ عَزَّ وَجَلَّ وَاجِبٌ لِكُلِّ نَبِيٍّ وَصِدِّيقٍ وَشَهِيدٍ
“Allah’ın yüzüne nazar etmek, her peygamber, sıddîk ve şehîd’e vaciptir.”[7]
أَوَّلُ عَيْنٍ تَنْظُرُ إِلَى اللهِ عَزَّ وَجَلَّ عَيْنىِ
“(Cennet’ten) Allah Teâlâ’ya ilk nazar edecek, (O’nun cemâlini ilk müşahede edecek olan) göz, benim gözümdür.”[8] buyuran, o En Sevgili’nin Sevgilisi’nin ayak izlerini sürerken, izi sıra sek sek giderken.. Ona kavuşma arzusuyla pır pır eden göynük gönlümüzü avuçlarımıza alıp gözümüzün, hayal gözümüzün ulaştığı ufka fırlatıyoruz.. ve fırlatanlardan olabilmek için ben de, benliğinden kurtulamamış bir bîçâre olarak ben de, vuslata yaklaşan her adımla daha bir hızlanan kalb atışlarımın durmasından endişe ediyor, kalbimi sana fırlatıyorum, kalbimi sana fırlatıyorum, kalbimi sana fırlatıyorum.. ve bir şeyler demeye çalışıyorum… Belki ömür vefa etmez! Belki iradem yetmez! Ne olur ne olmaz. Ben diyeyim diyeceğimi ey nûr-i Dilârâ! Bak feri kesilmiş gözlerime, bak soluk dudaklarıma ve bak yorgun yüreğime… ve tut beni, bırak bana, al katına, al huzura, al en yakınına…
إِذَا أَحَبَّ عَبْدِي لِقَائِي أَحْبَبْتُ لِقَاءَهُ وَإِذَا كَرِهَ لِقَائِي كَرِهْتُ لِقَاءَهُ
“Kulum bana kavuşup benimle buluşmayı isterse, ben de onunla buluşmak isterim. Kulum benimle karşılaşıp görüşmekten hoşlanmazsa, ben de onunla görüşmekten hoşlanmam.”[9] buyuruyorsun…
Gönül ağzımın suyu sana akıyor ey Güzel…
Gönül gözüm cilvene bakıyor ey Güzel…
Gönül sözüm âyetini şakıyor ey Güzel…
Gönül özüm sana akıyor ey Güzel, En Güzel… En Şirin, En Mükemmel…
[1] Buhari, Rikâk, 41, 40 (6026); Müslim, Zikir, 14, 16; Tirmizî, Cenâiz, 67, Zühd, 6; Ahmed b. Hanbel, 2/313; ; Nesâî, Cenâiz 10 (1835, 1836, 1837, 1838); Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, 1/603-604 (1960 1962, 1963, 1964), 4/415-416 (7744).
[2] Aşk, dünyada son bulmaz, âhirette de yolculuğuna devam eder gider.
“Bir fakir, Mevlânâ Abdülgafur (Lârî?) Hazretlerini (ö.912) vefatlarından birkaç gün sonra rüyada görüyor ve soruyor: ‘Ahiret âleminde aşk ve âşıklık var mıdır?’ Mevlânâ Abdülğafûr Hazretleri cevaben buyurdular ki: ‘Sen ne diyorsun? Asıl aşk ve âşıklık bu âlemdedir. Zira dünyadaki cisimler âlemi değişik ve zıt unsurlardan mürekkeb olduğu için hisler de değişik ve birbirine zıt olur ama âhiret âlemi ise, basitlerden ve unsurları arasında ahenk ifadesinden kurulu olduğu için, fena ve zeval bulmaz ve değişiklik, aykırılık kabul etmez. Bu yüzden aşk ve âşıklık burada daima kemâl halindedir. Şu kayıt ki, ruhun bedenle alakası sebebiyle, bu alakanın kesilmesinden sonra ruha birçok gün bir şaşkınlık ve karasızlık ârız olur. Fakat ruh, beden tarafının alakasını üstünden atıp saf ve pak hale gelince yine aşk ve âşıklık zevkine erişir…” Şeyh Safiyyüddîn Mevlânâ Ali b. Hüseyin (d.867-ö.909’dan sonra), Reşehât Aynü’l-Hayât, (sadeleştiren: Necip Fazıl), s.242, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 1999.
[3] Esasen pek çok mutasavvıf bu gerçeği yüzyıllardan beri müjdelemişlerdir. Mesela Azîzüddin b. Muhammed Nesefî (ö.680/1281): “Sülûk, seyr ilallah ve seyr fillah’tan ibarettir… (Seyr ilallah denilen Allah’a yolculukta) yolcu da, yol da menzil de sensin! Sâlikin (sıfat ve ahlakı bütünüyle zâhir olmak suretiyle) mertebeleri tamamen belirince, seyr fillah (Allah’ta yolculuk) merhalesinin başına gelinmiş demektir. Sülûk’un bu ikinci faslı seyr fillah ise hiçbir zaman son bulmaz…” derken, Hâce Musa Topbaş Efendi de (ö.1420/1999): “Şunu iyice bilmelidir ki, kulluğun nihayeti olmadığı gibi, seyr u sülûkün de sonu yoktur…” demiştir. Bkz. Azîzüddin b. Muhammed Nesefî (ö.680/1281 veya ö.700/1300), İnsan-ı Kâmil (Tasavvufta İnsan Meselesi), s.47, 48, çvr. Mehmet Kanar, Dergah Yayınları, İstanbul, 1990; Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile, s.556, Altınoluk Yayınları, İstanbul, 1433/2012.
[4] Hadis-i şerif olarak kaydedilmiş bir rivayette: “Allah bir kulunu sevdiği zaman, onu diğer insanlara sevdirir.” buyrulmuştur. (Ahmed b. Muhammed b. Abdürabbihî el-Endelûsî (246-328), el-Ikdü’l-Ferîd, 2/155, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut, 1999/1420).
[5] İbn Arabî, Tercümânü’l-Eşvâk, s.45, Beyrut, 1996.
[6] “İnsan, kendi hakikatini dahi idrak etmekten âciz iken, her şeyden önce var olan ve her şeyi ceberûtiyet‑i mutlaka ile hükmü altında tutan Zât’ı nasıl idrak edebilir? O Cebbâr‑ı Zîkıdem ki, her şeyi ilk olarak yoktan yaratmış ve inşa etmiştir; sonradan var olup can bulanlar O’nu nasıl idrak etsin?” (Ali b. Ebî Talib, Dîvân‑ı İmam Ali r.a., s.185).
[7] Deylemî, Firdevs, 4/293 (6863) –Hz. Ali r.a.’den-
[8] Deylemî, Firdevs, 1/38 (80).
[9] Buharî, Tevhid 35 (7065); Sahih-i İbn-i Hibbân, 2/84 (363); Nesâî, Cenâiz 10 (1835); Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, 1/604 (1961) , 4/415 (7744).
Yorumlar