Aile Olmaktan Evli Olmaya Koşarken Düşürdüklerimiz
- Esra Çakan
- 13 Şub 2017 - 00:06
- 4 dk okuma süresi
- -
- 0
İnternet’te yayılan bir haber var, yaşlı Alzheimer hastası bir amcaya altını ıslattığı için soğuk su ile ve evin dışında yıkanmak suretiyle eziyet ediliyor. O görüntüleri kim çekti yaydı bilmiyorum. Yani bunu yapan bir de bunu göstermek mi istedi o kadar mı vahim durum bilmiyorum.Bunu o amcaya yapanlar akrabalarıymış. Benzerlerini evlatları, gelinleri, damatları, torunları tarafından yaşayan yaşlıları getirdi aklıma. Bu halin bir sebebi olmalı diye düşündüm. Ve evet var elbette var. İnsan bu dönüşümü bir şekilde bir sebeple bir dış etken ile yaşıyor olmalı. Ve elbette ki öyle. Bu bizim kültürel kodlarımıza aykırı, o halde bir törpünün getirisi de olmalı bu vahamet. Ve evet tabi ki öyle.
Aile olmaktan evli olmaya doğru kayışımızın ortaya koyduğu acı tablolardan sadece biri bu tablo. Ve yazık ki bu kaymanın temelinde yatan sorumsuzluklar kısmında büyük yüzde anneye ait. Şimdi burada biraz kadınlara yüklenmem gerekecek çünkü büyük oranda pay sahibi olanlar bizleriz. Anne olarak yapılamayanlar, yanlış yapılanlar ve buna bağlı olarak eş olan kadının da yap(a)madıkları yahut kaçındıkları vs…
Özellikle kız çocuklarını yetiştirirken altı çizilen bir durum var, kaç yıldır böyle bilmiyorum ama bize ait olmayan, köken ananelerimize dayanmayan ve inancımızın sınırlamalarına da aykırı düşen bir durum. Anneler kız çocuklarını ‘ sana iyi bir hayat sağlayabilecek bir eş bul ve ana kuzusu olmamasına dikkat et’ mealinde telkinlerle yetiştirir oldular. Buradan yola çıkan hatalar; ‘ eşinin ailesinden mümkün mertebe uzakta yaşa ‘, ‘ yüz verme ki evine çok girip çıkamasınlar’, ‘ aynı evde yaşamak mı bunu aklından çıkar bu çok kötü çok kötü’ gibi telkinler ile daha da vahim telkinlere dönüşerek devam etmeye başladı. Bir hanım topluluğu içinde konuşulurken ‘şimdiki kızlar kaynana istemiyor’ diye dert yanan anneler, kendi kızları ile ilgili konuşurken başka bir toplantıda ‘ama ben kızımı kaynanasına baksın diye büyütmedim’ derken bunu üzerinde düşünerek değil gayri ihtiyari olarak söylüyor. O şekilde içe işlemiş o şekilde içselleşmiş.
Yazıyı uzatmak istemediğim için örnekleri kısa tutuyorum. Ama soru şu, bu telkinlerin havada uçuştuğu bir ortamda büyüyen bir kız çocuğu, sonrasında bir genç kız sonrasında bir eş olduğunda etrafındaki büyükleri sizce ne olarak görecek?Anne, baba olarak mı? Yoksa bir yük, bir külfet olarak hatta evinden uzaklaştırması gereken rekabet içinde olması gereken birer tehdit, birer fazlalık olarak mı?Yazık ki doğru, şuan evlilik hayalleri kuran birçok hemcinsim oğluna çok düşkün olmayan, mümkünse farklı bir şehirde oturan ve hastalanmayan bir kayınvalide / kayınbaba hayali kuruyor içten içe ya da alenen. Ve evlat vazifesi zamanı illaki geliyor. İşte o zaman da ortaya ya sevgisiz bir ortama sığınmak zorunda kalan yaşlı başlı insanlar çıkıyor ya da daha sevgisiz bir ortam oluşuyor ve şiddet gören anne babalara şahit oluyoruz.
Bu büyük günahın temeli bir kaç ayaklı ise bir ayağı da kesinlikle bu diye düşünüyorum.Sevmek ve anlaşabilmek için değil; faydalanmak, sevilmek ve minimum yorulmak için yaşamak. İyi bir yaşam sürmek denildiğinde bunları anlamak. Yazık ki balık yine baştan kokuyor.Oysa aile olmak diye bir şey vardı. ‘Ev’lenmek denildi adına diye mi değişti tablo? Kelimeler yaşantının ruhuna bu denli müdahale edebiliyor muydu? Aşık olmak ve dolayısı ile de aşk duyduğun kimse ile aynı çatı altında yaşamak arzusu ile harekete geçmek. Yani aşkı meşru zemine çekmek. Güzel de hepsi bu kadar mı kalmıştı? Buna mı indirgenmişti aile denilen büyük temelin manası?
Yani diyorum ki…Aile büyüklerinin bereket olduğu, rahmet vesilesi olduğu öğretilerek büyütülen evlatlardan; bir köşede, arada bir ziyaret edilen insan eskileri muamelesini göre göre büyüyen evlatların çağına bizi kimse itmedi. Aslında hazır çorbayı sevmeye başlayalı oldu ne olduysa; daha az mesuliyet ile, daha az yorularak, daha az alakadarlık ile de yaşanabileceğini gördük. Ve, tıpkı mercimek çorbasının kendine has kokusundan vazgeçip yarım saat daha kısa sürede piştiği için hazır çorbalara koşmayı seçenlerin hızı ile yönü o tarafa çevirenlerin sayısı da artmaya başladı.Sonra; filmler, diziler, kitaplar ile hep iki kişilik belki işte artı bir iki küçük kişinin de dahil olabildiği aşk yuvaları resmedildi onları da aldık kabul ettik. Eksildiğimizi düşünmedik bile. Evet bir çoğu çok özenilesi idi ancak bize göre eksikti, bizim kültürümüze dahil değildi. Biz bu çizilen mutlu tabloların daha da genişine sahiptik bunu muhafaza edelim diyemedik.Sonra, küçüldü aileler hep çekirdek kalındı bundan da rahatsız olmadık çoğunlukla.
Ama şimdi sağda solda gördüğümüz eziyet gören yaşlı haberlerinden rahatsızız. Şimdi ardı ardına açılan (ihtiyaç duyulduğu için) huzur evlerinden rahatsızız.Bunun bir orta yolunu bulsak iyi olmaz mıydı? Evet gençtik, biz de vardık. Evet özgür olmak istedik. Belki daha da açılabilir bu parantez. Ve evet bazen bazı büyükler çok zor da olabiliyor. Ancak bir orta yol bulmak bunun için uğraşmak yorulmaya değmez miydi? Büyük bir aile içinde saygıyı, sevgiyi, birbirinden sorumlu olmayı, birbirini sırtlamayı, aile olmanın gerçek manasını ve önemini uygulamalı olarak öğrenen çocuklar yetiştirmek için bile olsa buna değmez miydi? Aile olmayı evli olmaya ne uğruna tercih ettik? Konfor muydu bunun adı yoksa?
Birbirimizi sevebilmek için bakınmayı denesek kusurların yanında güzelliklerin de olduğunu görebilirdik belki. Bunun için yorulmaya değmez miydi? Alınacak bir tek dua için dahi değmez miydi?Daha mı az yoruyor bizleri gördüğümüz küskün, yalnız ve acı çeken ihtiyar portreleri? Daha mı az yorucu aile olmaktan evli olmaya evrilişimizin götürdüklerini seyretmek?
Etiketler
Yazar Hakkında
Esra Çakan
Laf söyleyen balkabağı
Yorumlar